AB Terörle Mücadelede Kendi İçinde Ne Kadar Net?

Aslıhan P. TURAN
21 Ekim 2009
A- A A+

AB üyeleri arasında, terör kurbanı olanlar varsa da, uzun yıllar boyunca terörle mücadele, AB’nin siyasi öncelikleri arasında yer almamıştır. Bununla birlikte, 1980’lerden itibaren tartışma konuları arasında bulunmaktaydı. 27 Ocak 1986 tarihinde, uluslar arası terör üzerine Dışişleri Bakanları Bildirisi’nde, teröre destek veren ülkelere destek veren ülkelere silah ihracatı yasaklanmış ve kanunlaştırılmıştı. Aynı dönem, üye devletler arasında polis ve adalet alanlarında işbirliğini arttırma çabalarına tanık olmaktaydı; ancak amaç, telafi edici önlemlerle, topluluk içindeki sınırları kaldırmaktı. Uluslar arası suçlarla mücadele fikrini tetikleyen tek pazarı kurmak isteğiydi. Tek Pazarın oluşması için iki tip işbirliği öngörülmekteydi: TREVI grubunun kurulması ve Schengen Konvansiyonu’nun imzalanması.


Terörle mücadele, AB’nin önceliklerinden biri haline gelmek için, 1999’daki Tampere Zirvesi’ni beklemek zorundaydı. Bu çerçevede Komisyon, somut eylemleri belirlemek için görevlendirilmekteydi. Bunun yanında Konsey ise, terörün finansmanıyla mücadele konusunda bir tavsiye kararı kabul etmiştir. Bu tavsiye kararı, 11 Eylül saldırılarından sonra toplanan olağanüstü Avrupa Konseyi Zirvesi’nde de onaylanmıştır. Bu zamana kadar ODGP’nin ortak stratejileri içinde ele alınan terörle mücadelede tek somut adım, daha önce de bahsi geçen silah ihracatının durdurulmasıydı ve ilk kez Kosova Savaşı’nda Yugoslavya’ya karşı uygulanmıştı.


11 Eylül saldırıları AB’yi yeni ittifaklara yöneltmiştir, fakat 25 Mart 2004’teki Madrid saldırıları, 11/09 sonrası alınan kararların uygulanmaya başlanması açısından hızlandırıcı etkiye sahip olmuştur. Olağanüstü toplanan devlet ve hükümet başkanları, terörle mücadele için bir koordinatör atamaya ve hem üyeler arasında hem de üçüncü devletlerle iletişimi ve işbirliğiyle ortak politikalar yürütmeye karar verdiler.


Ne var ki, terörle mücadele amacıyla alınan kararlarda, bir yanda hükümetler arası sütun ve topluluk sütunu arasında, diğer yanda AB hukuku ve BM hukuku arasında bir iç içe geçmişlik söz konusudur. AB’nin her üç sütununda da bu konuda önlemler ve kararlar alınsa da, üçüncü sütun, yani adalet ve içişlerinde işbirliği sütunu, mücadelenin ele alındığı asıl sütundur. Bunun sebebi de, AB’nin vatandaşlarına özgürlük, güvenlik ve adalet sağlama amacında olmasında ve bunun ancak üçüncü sütunda işbirliği yapmakla mümkün kılınabileceğidir.


ODGP sütununun da farklı bir öneme sahip olduğu unutulmamalıdır, çünkü terörle mücadelede, topluluk kararlarının temelini oluşturan BM Güvenlik Konseyi kararlarını model alan ortak eylem veya ortak konumlar, bu sütunda kabul edilmektedir. En çok eleştirilen nokta ise, ODGP kararlarının zorlayıcı olmamasıdır, fakat özellikle 11 eylülden sonra devletler ortak hareket etmekte daha istekli davranmaya başladıklarında, zorlayıcılık aranılan bir kriter olmaktan çıkmıştır.


ODGP hükümetler arası karar metoduyla, yani oybirliğiyle karar alınan bir alandır ve topluluk hukukundan özerktir denilebilir. Bunun en somut kanıtı da, ODGP kararlarının Adalet Divanı yargıcının yetki alanında olmamasıdır. Yargıcın bu alana tek müdahale şansı, ODGP kararının uygulanması amacıyla alınan bir topluluk kararına müdahale şeklinde, kısacası dolaylı bir yoldan ortaya çıkabilir. AB’nin, terör örgütlerinin ve teröristlerin mali varlıklarının dondurulması suretiyle uluslar arası terörizmin durdurulması için kabul ettiği kararlara karşı açılan davalarda, topluluk yargıcı, bir yandan, üye devletlerin BM’ye karşı, öncelikli sorumluluklarını göz önünde bulundurarak, BM hukukuna göre karar vermek; bir yandan da topluluk kararları ve değerleri çerçevesinde bir yargıya varmak arasında bocalamaktadır.


AB, Lizbon Anlaşması ile kendi içindeki hukuki karmaşıklığa, gerek kabul edilen kararlar bağlamında gerekse de yargı denetimi hususunda, bir ölçüde çözüm getirmekteyse de, BM ile olan ilişkilerini nasıl düzenlemesi gerektiği konusunda da bir çalışma yapılmalıdır. Üye ülkelerin BM şartı gereğince, BM kararlarını öncelikli olarak onaylamak zorunda olmaları, AB içinde, kendi değerlerine aykırı düşse dahi, bu kararları üye devletlerin uyumlarını kolaylaştırmak amacıyla kabul etmek durumunda bırakmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top