Irak’ta Anbar Krizi ve Siyasi Denklemin Değişme İhtimali

Ali SEMİN
15 Nisan 2014
A- A A+

Irak’ta ABD askerlerinin çekilmesiyle ortaya çıkan siyasi krizler, 30 Nisan 2014 tarihinde gerçekleştirilmesi planlanan genel seçimlere doğru belirginleşmektedir.  Başbakan Nuri El-Maliki’nin rakiplerini zayıflatmak veya devre dışı bırakmak gayesiyle attığı adımlar, ülkedeki siyasi krizi derinleştirmektedir. Maliki iktidarının, kendini dünya kamuoyuna Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) olarak takdim eden el-Kaide terör örgütüne karşı başlattığını ilan ettiği Anbar merkezli operasyonlar, seçimlere doğru Sünni Arapların bölünmesine yol açabilecek bir siyasi ortam doğurmaktadır. Operasyonların Sünni aktörleri zayıflatma maksadı taşıdığı yönündeki emareler Irak’taki Şii-Sünni gerilimini tırmandırmakta, Sünnilerin özerklik talep etmesine yol açmaktadır. Bu konjonktürde bir taraftan merkezi hükümetle Kürt yönetiminin enerji konusundaki anlaşmazlığı, mecliste 2014 bütçesinin görüşmelerini kilitlerken diğer taraftan 30 Nisan’daki parlamento seçimlerinin ertelenmesi gündeme gelmektedir.


Bu analizde, Irak’ın Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan sınırındaki Anbar ilinde IŞİD’e karşı başlatılan operasyonlar ele alınmakta, operasyonların Sünni Araplar üzerindeki etkileri tahlil edilmekte ve Maliki’nin başbakanlığa üçüncü kez aday olma ihtimali üzerinde durulmaktadır. Analizde ayrıca Sadr Hareketi lideri Mukteda Es-Sadr’ın siyasetten çekilmesinin Şiilerin iç dengelerine muhtemel etkileri incelenmekte, Şii-Sünni geriliminin Irak’ın geleceğine nasıl yansıyacağı değerlendirilmektedir.


IŞİD Tehdidi ve Anbar Krizi


El-Kaide terör örgütünün, Suriye krizinin başlamasıyla Irak’taki silahlı militan varlığını artırdığı ve Şii karşıtlığına dayalı söylemlerle ülkede Şii-Sünni gerilimini tırmandırdığı gözlemlenmektedir. Suriye krizinin bölgede yol açtığı anarşide IŞİD unvanını kullanarak ortaya çıkan el-Kaide irtibatlı silahlı gruplar, Esed rejiminin Batılı ülkeler nezdindeki imajını nispeten düzeltirken Irak’ta dolaylı biçimde Maliki iktidarının konumunu güçlendirmesine zemin hazırlamaktadır. Yaklaşık 10 bin silahlı militana sahip olduğu tahmin edilen IŞİD, Irak’ta özellikle Sünnilerin yaşadığı bölgeleri ele geçirmeye teşebbüs etmekte, güvenlik güçleriyle çatışmaya girmekte ve sosyal medyada sürekli görünür olmaya çalışmaktadır. IŞİD, ABD işgalinin ardından tesis edilen siyasi yapıda ötekileştirilen ve Maliki iktidarı döneminde baskıya maruz kalan Sünni Arapların bir kısmının tepkisel desteğini almayı başarmıştır. IŞİD böylece Irak’ta Sünni Arapların bölünmesine ve siyaseten zayıflamasına yol açarken dünya kamuoyunda terörizmin Sünni Müslümanlarla ilişkilendirilmesine yönelik yürütülen propagandaya malzeme oluşturmaktadır. 

   

Irak’ta IŞİD’e karşı Aralık 2013’te başlatılan operasyonların ülkenin yüzölçümü bakımından en büyük vilayeti olan ve nüfusunun çoğunluğu Sünni Araplardan oluşan Anbar ilinde yoğunlaştığı görülmektedir. Ancak operasyonlara rağmen çatışmalar Bağdat, Musul, Diyale ve Selahaddin bölgelerine de yayılmış, Irak güvenlik güçleri IŞİD’i çevrelemeyi başaramamıştır. IŞİD militanları 21 Aralık 2013 tarihinde 7. Kolordu Komutanı General Muhammed El-Kurovi’yi 4 koruması ile birlikte öldürmüştür. Ocak 2014’te IŞİD, Anbar’ın doğu ucunda ve Bağdat’ın batısında yer alan Felluce’de kontrolü ele geçirirken Ramadi’nin denetimi ise Maliki karşıtı Sünni aşiretlere geçmiştir. Çatışmalardan dolayı bugüne kadar Irak güvenlik güçlerinin verdiği kayıplar dâhil yaklaşık 900 kişi hayatını kaybetmiş veya yaralanmış, yaklaşık 300 bin kişi Anbar’daki evlerini terk ederek başta Necef, Kerbela, Erbil, Süleymaniye ve Kerkük olmak üzere yurtiçindeki diğer bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır.(1) Maliki iktidarının IŞİD’e karşı hedeflediği neticeyi henüz alamadığı operasyonlar maliyet açısından da Irak’a büyük bir külfete dönüşmüştür. Aralık 2013’ten Şubat 2014’de kadar Bağdat hükümetinin icra ettiği Anbar operasyonuna günlük 7 milyon dolar harcandığı belirtilmektedir.



Maliki iktidarının Anbar operasyonu çerçevesinde Sünni Arapları baskı altına almaya dönük girişimleri, IŞİD’e karşı başlatıldığı ilan edilen operasyonların siyasi bir krize dönüşmesine neden olmuştur. 27 Aralık 2013 tarihinde Başbakan Nuri El-Maliki’nin talimatı üzerine Terörle Mücadele Özel Kuvvetleri (SWAT), El-Irakiye listesi milletvekili Sünni Arap Ahmet El-Alvani’yi evine düzenledikleri baskınla gözaltına almıştır. Baskın sırasında çıkan çatışmada Ahmet El-Alvani’nin kardeşi ve 5 koruması öldürülmüş, baskından dolayı bölgede tırmanan gerilim nedeniyle Anbar’da çok sayıda askeri birlik konuşlandırılmış ve sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Dokunulmazlığı bulunan bir milletvekilinin askeri baskınla gözaltına alınması Irak’ta Maliki iktidarının Sünni siyasileri hedef alan sabık uygulamalarını gündeme getirmiş ve “Anbar krizi” adı verilen süreci başlatmıştır.(2) Maliki’nin Sünni Araplara yönelik izlediği dışlayıcı tavrına son vermesi için Aralık 2012’den beri Anbar valiliği önünde kurulu bulunan protesto çadırları da Alvani’nin gözaltına alınmasından sonra güvenlik güçleri tarafından kaldırılmıştır. 


Maliki’nin Sünni Araplara karşı baskıcı tutumu ve Anbar krizi, Irak genelinde terörle mücadeleye verilen desteğin azalmasına yol açmış, Sünni Arapların bir bölümünün radikal unsurlara sıcak bakmasına sebep olmuştur. Anbar kriziyle birlikte Sünni Araplar, radikal unsurlara destek verenler ve radikal unsurlara karşı olanlar şeklinde ikiye bölünmüş, bazı Sünni Arap aşiretleri Bağdat yönetimindeki Şiilere karşı IŞİD’i koruyucu olarak görmeye başlamıştır. Bazı aşiretler ise IŞİD’le birlikte hareket etmeden Maliki yönetimine karşı silahlı mücadeleyi tercih etmiştir. Irak’ın iç savaşa doğru sürüklendiğine işaret eden bu tablonun, ülkenin güvenliği ve geleceği açısından oldukça tehlikeli olduğu değerlendirilmektedir. Maliki iktidarının nüfusunun büyük çoğunluğu Sünni Araplardan oluşan Anbar’da IŞİD’e karşı operasyonlarla Sünni Arap siyasileri zayıflatma girişimlerini iç içe yürütmesi Irak genelindeki Şii-Sünni gerilimini artırmakta, toplumu mezhepsel bir ayrışmaya sürüklemektedir.    


Anbar operasyonunun genel seçimlere doğru başlatılması, operasyonların seçimlerde Maliki iktidarının elini güçlendirmek maksadıyla gerçekleştirildiği yönünde bir izlenime yol açmıştır. Başbakan Maliki, 2009 yerel ve 2010 genel seçimlerinde de benzer krizlerin çıkması için gerekli şartları hazırlamış, ülkede önce güvenlik zafiyeti oluşturmuş, daha sonra da operasyonlarla zafiyetin giderilmesini sağlamıştır. Maliki’nin böylece seçimlere girerken konumunu güçlendirmeye çalıştığı ve oy oranını artırmayı hedeflediği ifade edilebilir. 30 Nisan 2014 genel seçimlerine doğru Anbar krizi de benzer bir senaryonun yürürlükte olabileceğini akıllara getirmiştir. Nitekim Maliki’nin Anbar operasyonuyla birlikte Sünni Arapların seçimlere bölünmüş bir şekilde girmesine, Nuceyfi ve Mutlak gibi Sünni Arap siyasileri zayıflatmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. IŞİD’e karşı operasyonların aynı şekilde güneydeki bütün Şiileri de Maliki iktidarını desteklemeye sevk edecek bir mezhepsel gerilim ortamı doğurduğu görülmektedir. Bu nedenle Anbar merkezli operasyonların hedefinin seçimlere doğru Maliki’nin elini güçlendirebilecek şartları hazırlamak olduğu ifade edilebilir. 


Ancak diğer taraftan Maliki’nin seçim taktiği olarak kurguladığı tahmin edilen Anbar operasyonunun Irak genelinde ters bir tepkiye neden olduğu, Sünni Arapların yabancılaşmasını artırdığı ve diğer Şii siyasi aktörler arasında da rahatsızlıklara yol açtığı gözlemlenmektedir. Anbar krizinin bu nedenle Irak’ın adım adım bölünmesine yol açabilecek dinamikler içerdiği göz ardı edilmemelidir. 2003 yılından beri Irak’ın toprak bütünlüğünü savunan ve federalizmi reddeden Sünni Arapların özerklik talep etmeye başladığı görülmektedir. Örneğin Musul Valisi Etil El-Nuceyfi, Anbar krizi sürecinde yaptığı açıklamalarda Maliki’nin baskıcı tutumundan dolayı Irak’taki Sünni Arapların önünde özerklik projesi dışında bir çözüm kalmadığını ifade etmeye başlamıştır. Bu tür açıklamaların sıkça dile getirilmesi Irak’ın üçe bölünme tehlikesini artırmaktadır. Bölünme tehlikesi göz önünde bulundurularak Bağdat yönetiminin başında Şii olarak Maliki olsun veya olmasın, Sünni Arapların ülkedeki siyasi sürece tam anlamıyla entegre edilmesi zaruridir. Bu durum ise Irak’ta ABD işgalinin ardından Şiiler ve Kürtlerin etkili olmasını sağlayacak şekilde kurulan siyasi denklemin mevcut şekliyle sürdürülebilir olmadığına ve değişmesi gerektiğine işaret etmektedir. 


Anbar Krizinin Sünni Araplara Etkileri


ABD işgali sonrası Irak’ta yeni yönetim Şii-Kürt ekseninde kurulduğu için Sünni Araplar siyasi denklemde etkili olamamış, 2003 yılından itibaren ülke içinde veya dışında tek bir siyasi iradeye bağlılığını beyan etmemiştir/edememiştir. Sünni Araplar Şiiler gibi belirli dini mercilere de bağlı değildir ve aşiretler arasında bölünmüş durumdadır. Sünni Arap siyasiler ise bölgesel düzeyde Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üçgeninde bölünmüş vaziyettedir. Sünni Arapların lidersizlik sorunu da mevcut siyasi süreçte güçlü bir şekilde söz sahibi olmalarına engel olmaktadır. Bu durum Irak’taki Sünni Araplarda ötekileşme duygusuna yol açmaktadır.


Anbar krizinin Sünni Araplara etkileri üç madde halinde sıralanabilir:


1. Irak’ta Sünni Araplarda aşiret etkisi hâkimdir. Anbar krizinde en belirgin etken bölgedeki Sünni Arap aşiretleri arasında yaşanan güç mücadelesidir. Bu durum Maliki’nin bölgede askeri operasyonlar düzenlemesini kolaylaştırmış, aşiretler aralarındaki çekişmelerden dolayı Maliki’nin yanında ya da karşısında yer almıştır. Zira Maliki kendisi ile işbirliği yapan aşiretlerin desteğini arkasına alarak bu operasyonları gerçekleştirebilmiştir. Örneğin El-Duleym aşireti ve Ebu Rişa ailesi Maliki güçlerinin yanında yer alırken, El Kubeysi aşireti Irak güvenlik güçlerine karşı savaşmaktadır. Keza bir Sünni Arap aşiretine mensup olan Anbar Valisi Ahmet Halef El-Duleymi, Maliki’nin bölgeye güvenlik güçleri göndermesini desteklemiştir. Maliki, 15 Şubat’ta Anbar vilayetinin merkezi Ramadi’yi ziyareti sırasında bölgedeki Sünni aşiretlere mensup olan 10 bin silahlı kişinin Irak güvenlik güçlerine katılması emrini verirken, 1 milyar dolar da kentin kalkınması için tahsis etmiştir.(3) Maliki böylece el-Kaide ile mücadele ederken yanında yer alan aşiretlere para ve silah yardımı sağlayarak Sünni Arap aşiretleri arasındaki güç mücadelesini ve çatışmaları körüklemektedir.


2. Sünni Arap politikacılar (Usame El-Nuceyfi ve Salih Mutlak gibi…) Bağdat hükümetinde Maliki’ye karşı sağlam bir muhalif tavır gösterememektedir. Dikkat edilirse Anbar olaylarında Sünni bloğundaki vekil ve bakanlar hükümetten çekilmemiş yalnızca oturumları ve toplantıları boykot etmiştir.


3. Anbar bölgesinde Sünni Arap aşiretleri Maliki hükümetine karşı direnirken, kentte IŞİD’in hareket alanı ve gücü artmaktadır. Maliki’nin Anbar’da operasyon emri vermesi bölgedeki bazı Sünni Arap aşiretlerin IŞİD’e destek vermesine neden olmuştur. Nitekim bölgedeki Sünni Araplar, IŞİD’e karşı başlatılan operasyonu kendilerine yönelik mezhepsel bir arındırma politikası olarak algılamaktadır.


Bağdat yönetiminin Anbar krizinin Irak’ın milli birliği üzerindeki menfi etkilerini dikkate alarak Sünni Araplar ile IŞİD arasında bir ayrıma gitmesi gerekmektedir. Sünni Arapların Irak’ın asli unsurlarından biri olduğu, el-Kaide irtibatlı IŞİD terör örgütünün ise ülkedeki mezhepsel gerilimden beslendiği göz önünde bulundurulmalıdır. Sünni Arap aşiretlerin 2008 yılında Anbar’da el-Kaide’ye karşı savaşmak için El-Sahva Gücü’nü (Uyanış Gücü) kurduğu, örgütle mücadelede başarılı olduğu ve bu başarının da Maliki’nin 31 Ocak 2009’daki yerel seçimleri önde tamamlamasında etkili olduğu hatırlanmalıdır. Aksi takdirde IŞİD’e karşı yürütülen operasyonların Sünni Arapların sindirildiği bir sürece dönüşmesi, el-Kaide terör örgütünün taban kazanarak daha büyük bir tehdit haline gelmesine ve ülkede Şii-Sünni ayrışmasına zemin hazırlayabilir.


Maliki’nin Stratejisi ve Irak Şiilerinde İç Dengeler


ABD’nin Irak’tan askerlerini çekmesiyle beraber sadece Bağdat yönetimi içerisinde devam eden krizlerin boyutu değişmemiş aynı zamanda Şii siyasi denkleminde de anlaşmazlıklar ortaya çıkarmıştır. Bilhassa Maliki’nin iç politikadaki siyasi ortaklarına karşı yürüttüğü zayıflatma veya devre dışı bırakma stratejisinden Şii aktörlerin de rahatsız olduğu görülmektedir. 2003 yılından beri Iraklı Şiilerin tek çatı altında oluşturduğu siyasi koalisyon içerisinde ciddi derece uyuşmazlık vardır. Maliki’nin gerek Sünni Araplarla gerek Kürtlerle yaşadığı siyasi ve mali krizler Şii aktörlerin de tepkisini çekmektedir. Maliki’nin rakiplerine karşı izlediği zayıflatma veya devre dışı bırakma stratejisinden Sadr Hareketi lideri Mukteda Es-Sadr gibi önemli Şii aktörlerin de nasibini aldığı görülmektedir. Maliki, rakiplerine yönelik stratejisinde Şiiliği ön planda tuttuğu izlenimini verse de, bunun pragmatik bir tavır olduğunu unutmamak gerekir. Maliki bazen Şiiliği öne çıkararak bazen de Arap milliyetçiliğini kullanarak iktidarını pekiştirmeye çalışmaktadır. Nitekim Maliki’nin Irak’ta iki dönemdir (2006-2010, 2010-) başbakan olmasına rağmen ülkede su, elektrik, sağlık ve eğitim gibi temel kamu hizmetlerindeki sorunların çözümünde kayda değer bir ilerleme kaydedilememiştir. Maliki’nin yolsuzlukla mücadelede ise henüz bir adım atmadığı/atamadığı görülmektedir. Aksine Maliki döneminde Bağdat yönetiminde siyasi krizlerin arttığı ve Irak’ta şiddet olaylarının yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. 


Maliki’nin 2006 yılından bu yana izlediği politikalar Şiilerin iç dinamiklerine olumsuz yansımaktadır. Şayet İran ve Şiilerin dini mercilerinin (Dini merci Ayetullah Ali El-Sistani ve diğer din adamları) girişimleri olmasaydı, Irak’taki Şiiler arasında derin ayrışmalar net bir şekilde görülebilirdi. Iraklı Şiilerin siyasi çatısı altındaki Irak İslami Yüksek Konseyi Başkanı Ammar El-Hekim, eski Irak Başbakanı ve Milli İslah Hareketi lideri İbrahim El-Caferi, Sadr Hareketi lideri Mukteda Es-Sadr, Irak Ulusal Kongresi lideri Ahmet El-Çelebi ve Ammar El-Hekim’in partisinin beyin takımı olan Cumhurbaşkanı eski yardımcısı Adil Abdulmehdi, Maliki’nin iç politikasına şiddetle karşı olduklarını dile getirmektedir. Belirtilen Şii aktörlerin tamamı Maliki’nin gerilim siyasetine, Anbar bölgesine yönelik başlattığı operasyonlara ve Kürtlerle yaşadığı krizlerle ilgili izlediği politikalara muhalefet etmektedir. 


Diğer taraftan 20 Nisan 2013 tarihinde yapılan Irak yerel seçimlerinden sonra Basra’da görev paylaşımı konusunda Ammar El-Hekim’in lideri olduğu Irak İslami Yüksek Konseyi’nin El-Muvatın (Vatandaş) kitlesi ile Başbakan Maliki’nin lideri olduğu Kanun Devleti listesi arasında şiddetli anlaşmazlıklar yaşanmaktadır. Maliki’nin yerel yönetimlerle ilgili izlediği politikalardan dolayı Basra il meclisi özerklik talep etmektedir. Bunun yanısıra Irak’ın genelinde tartışma konusu olan Maliki’nin üçüncü dönem başbakanlık için aday olması Şiilerin siyasi iç dinamikleri arasında olumsuz tepkilere ve münakaşalara yol açmaktadır. Örneği Sadr, Ammar El-Hekim ve Adil Abdulmehdi gibi Irak’ta Şiilerin önemli isimleri, Maliki’nin üçüncü kez başbakan olmasını istememektedir. Bu açıdan bakıldığında Irak siyasetinde tek vücut olarak görülen Şii aktörlerin arasındaki güç mücadelesinin, iç çekişmelerin ve hesaplaşmalarının oldukça büyük olduğu görülmektedir.


Çekişmelerin büyüklüğü nedeniyle 15 Şubat 2014 tarihinde Sadr Harekâtı lideri Mukteda Es-Sadr, Irak siyasetinden çekildiğini ve ülkedeki tüm temsilcilik ofislerini kapatacağını ilan etmiştir.(4) Sadr’ın Irak parlamentosunda 40 milletvekili ve bakanlar kabinesinde 6 bakanı bulunmaktadır. Sadr’ın siyasetten ayrılmasının ülkedeki dengelere fazla etki etmediği ifade edilebilir. Fakat Şiilerin siyasi denkleminde Maliki’ye şiddetli bir şekilde karşı çıkan tek figür Mukteda Es-Sadr’dır. Bu sebeple Sadr’ın siyasi sahnede olmayışı Maliki’nin karşısındaki bir muhalif liderin yok oluşu anlamını taşımaktadır. Sadr’ın siyasi sahneden çekilmesinin üç temel nedeni vardır. Bunlar;


1. Sadr, İran’ın Maliki’ye üçüncü dönem başbakan olması için verdiği desteğe şiddetle karşı çıkmaktadır. Tahran yönetiminin Sadr’dan Maliki’nin üçüncü kez başbakan olmasına karşı sert söyleminden vazgeçmesini istemesi ve Sadr’ın da böylesi bir baskıya karşı tavır almış olması ihtimal dâhilindedir.


2. Sadr Hareketi içerisindeki bazı milletvekili ve bakanların adının yolsuzluğa karışması da süreci bu noktaya doğru sürüklemiştir. Ayıca Sadr, uzun bir süredir grubundaki vekil ve bakanlara söz geçirememekte bu durum hareket içinde çeşitli sorunlara yol açmaktadır. Sadr bu noktada da üzerinde bir baskı hissetmiş olabilir.


3. Sadr’ın, Başbakan Maliki’ye karşı sergilediği sert tutuma rağmen ülkedeki diğer Şii aktörlerin Maliki’ye aynı sertlikte tepki göstermemesi, Sadr’ın yalnızlaşmasına ve motivasyonunu kaybetmesine sebep olmuştur.


Dolayısıyla Sadr’ın sergilediği tutumun İran’a ve Şii camiasına karşı bir tepki olduğu, siyasetten tamamen çekilmediği ifade edilebilir. Sadr’ın siyasetten tamamen çekilmesi için kararını vermeden önce hareketini Şiilerin Bağdat hükümetindeki en büyük siyasi grubu olan Irak Ulusal Koalisyonu’ndan ayırması gerekirdi. Eğer Mukteda Es-Sadr, hareket olarak böyle bir adımla Irak’ın siyasi sahnesinden çekilseydi, Bağdat hükümetini ve Şiilerin kurduğu ittifak dengelerini etkileyebilirdi. Sadr’ın, Irak’ın siyasi sürecinden kişisel olarak ayrılması Maliki hükümetinde bir deprem tesiri meydana getirmemiş, Şiilerin 2003 yılından beri Irak’ta koruduğu siyasi denge sarsılmamıştır. 


Lideri olduğu El-Ahrar kitlesinin hükümetteki konumunu sürdürmesi ve 30 Nisan’daki seçimlere katılacak olması, Sadr’ın siyasetten tamamen çekilmekten ziyade kısa bir ara verdiğine işaret etmektedir. Nitekim siyasetten çekilme kararının ardından yaptığı açıklamalar ve sergilediği tutumun Sadr’ın bu kararıyla Irak siyasetini sadece boykot ettiği anlaşılmaktadır. Maliki’yi suçlayarak siyasetten çekilmesi Sadr’ın önümüzdeki parlamento seçimlerinde oy oranını ve siyasi prestijini yükseltebilir. Diğere taraftan Sadr’ın siyasetten çekilme kararı 2008 yılından beri İran’ın Kum kentinde aldığı dini eğitimini tamamlamaya yönelik bir adım olarak da görülebilir.


30 Nisan Sonrası Irak’ta Yeni Siyasi Denge Arayışları


ABD işgalinin ardından Irak’ta etnik ve mezhepsel yapıya dayalı kurulan siyasi denklemin 30 Nisan’da gerçekleştirilecek parlamento seçimlerinin ardından değişmesi yüksek bir ihtimaldir. İşgal sonrası Irak’ta cumhurbaşkanı Kürt, yardımcıları Şii ve Sünni, başbakan Şii, yardımcıları Kürt ve Sünni, meclis başkanı Sünni, yardımcıları Şii ve Kürt olacak şekilde bir siyasi yapı tasarlanmıştır. Fakat Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin 19 Aralık 2012 tarihinden bu yana Almanya’da bir hastanede tedavi görmesi ve sağlık durumundan dolayı siyasi hayatına büyük ihtimalle devam edemeyecek olması Irak’taki siyasi denklemin değişebileceğine işaret etmektedir. Denklemin değişmesi durumunda 30 Nisan sonrası Irak’ta cumhurbaşkanlığı Sünni Araplara, başbakanlık Şiilere (aynen devam edecek) ve meclis başkanlığı da Kürtlere verilebilir.


Bunun iki temel sebebi vardır:


Birinci sebebi, Kuzey Irak’taki Kürtler arasındaki güç mücadelesi ve dengelerin oluşturduğu ifade edilebilir. 1991 yılından beri Kuzey Irak’ta Mesud Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) arasındaki güç mücadelesine dayalı bir siyasi denklem vardır. Bölgede Talabani-Barzani güç mücadelesini dondurmak amacıyla KYB’nin Irak cumhurbaşkanlığını elde ederek Bağdat’taki konumunu sağlamlaştırması ve buna karşılık KDP’nin de Kuzey Irak Kürt yönetiminin başkanlığını alması sağlanmıştır. Talabani sonrası dönemde ise cumhurbaşkanlığı üzerinde KDP-KYB arasında dondurulmuş olan mücadelenin nüksetmemesi için Bağdat’taki siyasi denklemde değişikliğe gidilebilir.


Diğer sebep, ABD sonrası Irak’ta Maliki’nin Sünni politikacılara karşı izlediği baskıcı ve dışlayıcı tutumlarından dolayı ülkede Sünni Araplarla Kürtler arasında adı konmamış bir ittifakın ortaya çıkmasıdır. Özellikle Parlamento Başkanı (Sünni Arap kökenli) Usame El-Nuceyfi ile Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani arasındaki güçlenen ilişkiler, Bağdat’ta kurulabilecek yeni bir siyasi denklemin zeminini oluşturabilir. Aslında önümüzdeki süreçte cumhurbaşkanının Sünni Arap ve parlamento başkanının Kürt olması iki taraf açısından da faydalıdır. Çünkü böyle bir değişiklikle Kürtlerin kendi aralarındaki siyasi rekabetin krize dönüşmesi (KDP-KYB bağlamında) engellenebileceği gibi işgal sonrası dönemde ötekileştirilen Sünni Araplar Irak siyasetinde etkili olabilecektir. Cumhurbaşkanının Sünni Araplardan, başbakanın Şiilerden ve meclis başkanının Kürtlerden seçilmesini Türkiye ile Körfez ülkelerinin destekleyebileceği ve İran’ın da böyle bir siyasi denkleme sıcak bakabileceği değerlendirilmektedir.


Cumhurbaşkanının Sünni Araplardan, başbakanın Şiilerden ve meclis başkanının Kürtlerden seçileceği bir siyasi denklemin Şiiler açısından taşıdığı risk Irak Anayasası’nın başbakandan güvenoyu çekme yetkisini cumhurbaşkanına ve meclise başkanına vermesidir. Anayasa’nın 61. maddesinin b bendinin 1. fıkrasına göre Cumhurbaşkanı, Başbakan’dan güvenoyunu çekmek için doğrudan Parlamento’dan talepte bulunur. 61. maddenin b bendinin 2. fıkrasında ise Parlamento’nun 1/5’nin (Irak Parlamentosu’nda 65 milletvekiline tekabül etmektedir) isteği üzerine Başbakan’dan güvenoyunun çekilmesi talep edilebilir. Ancak milletvekilleri bu istekte bulunmadan önce Başbakan’a gensoru vermesi ve bunun üzerinden bir hafta geçmesi gerekmektedir.(5)


Başbakandan güvenoyunu çekme işlemlerinin aşamaları;


1. Başbakan’a gensorunun yöneltilmesi en az 25 milletvekilinin talebi üzerine gerçekleşir. Başbakan’ın gensoruya cevap vermesi için en az bir hafta geçmesi gerekmektedir.


2. Başbakan’ın gensoruya cevap vermesinin ardından Irak Parlamentosu üyelerinin 1/5’i Başbakan’dan güvenoyu çekilmesi için talepte bulunabilir.


3. Irak Anayasası’nın 61. maddesinin b bendinin 3. fıkrasına göre, Parlamento üyeleri Başbakan’dan güvenoyunu çekme kararını basit çoğunlukla (163 üye) alır.


Şiilerin mevcut denklemde yapılacak bir değişikliğe güvenoyu meselesinden dolayı karşı çıkabileceği tahmin edilmektedir. Çünkü cumhurbaşkanının Sünni Araplardan seçilmesi durumunda, bir milletvekili grubunun mecliste basit çoğunluğu sağlaması başbakandan güvenoyunun çekilmesine yol açabilir. Ancak diğer taraftan Irak’ta sürdürülebilir bir istikrarın tesisi için Sünni Arapların etkisiz kılındığı mevcut siyasi denklemin değiştirilmesi elzemdir. Anbar krizinde görüldüğü üzere Sünni Arapların dışlanmışlığı ve Şii siyasi aktörler karşısındaki zayıf konumu ülkedeki mezhepsel gerilimi tırmandırabilmekte ve milli bütünlüğü tehdit edebilecek gelişmeler doğurabilmektedir. Bu nedenle gerek ülkenin iç dinamikleri gerekse bölgesel konjonktürden ötürü Irak’ın mevcut siyasi denkleminde bir değişikliğe gidilmesinin faydalı olabileceği değerlendirilmektedir.


Sonuç


Anbar’daki operasyonlar bölge halkının diğer illere göç etmesine neden olduğu için 30 Nisan’daki seçimlerde Sünni Arapların katılım oranını düşürebilir. Anbar’da güçlenen IŞİD il sınırları dâhilinde Sünni Arapların seçimlere katılımını engelleyebilir. IŞİD’in Anbar’ın yanı sıra Kerkük, Diyale, Musul ve Selahattin vilayetlerine de yayılması Irak’ı 2003’ten beri ilk defa bu kadar büyük bir terör tehdidiyle karşı karşıya bırakmıştır. Başbakan Maliki'nin operasyonları, Irak güvenlik güçlerinin mevcut imkân ve kabiliyetlerini göz önünde bulundurmadan başlatması ülkede önümüzdeki süreçte ciddi güvenlik sorunlarının çıkabileceğine işaret etmektedir. Maliki’nin el-Kaide irtibatlı IŞİD’e karşı başlattığı operasyonları seçimlere doğru Sünni Arapları zayıflatmak amacıyla kullanması ise Irak’ta Şii-Sünni gerilimini tırmandırmaktadır.


Anbar kriziyle birlikte Orta Doğu bölgesinin müzmin sorunu haline gelen Irak'ın kritik bir sürece girdiği gözlemlenmektedir. Bu sebeple 30 Nisan 2014 tarihinde gerçekleştirilecek parlamento seçimlerinin oldukça sancılı geçeceği tahmin edilmekte, Orta Doğu’daki rekabetin Irak’ta seçimlerin ardından kurulacak siyasi denklemle birlikte yeniden şekillenmesi beklenmektedir. Nuri El-Maliki şayet üçüncü dönemde başbakan olamazsa, Ankara, Tahran ve Körfez ülkeleri arasındaki rekabette değişiklikler meydana gelebilir. Irak’ta ise mevcut konjonktürde iktidara gelecek aktör, ilk etapta ülkedeki Şii-Sünni gerilimini dindirmek ve iç siyasi krizleri çözüme kavuşturmak durumundadır. Maliki döneminde krizler çözüme kavuşturulamadığı için ülkedeki mevcut siyasi denklemin değişmesinde, Sünni Arapları Irak siyasetine dâhil edecek yeni bir denklem geliştirilmesinde yarar vardır.




Sonnotlar:


(1) الأمم المتحدة: عدد النازحين من محافظة الانبار بلغ ثلاثمائة ألف شخص , http://www.albaghdadia.com/iraqnews/item/26426-2014-02-13-10-45-16, 10.03.2014, Erişim: 15.03.2014.

(2)  توتر في الأنبار بعد اعتقال النائب العلواني ومقتل شقيقه في مواجهة مسلحة , http://www.aawsat.com/details.asp?section=4&article=755635&issueno=12815#.U0JAfqh_utY, Erişim: 25.03.2014.

(3) المالكي يزور الرمادي ويلتقي عشائر الأنبار, http://www.alarabiya.net/ar/arab-and-world/2014/02/15/, Erişim: 15.03.2014.

(4) السيد مقتدى الصدر يحل كافة مكاتبه السياسية والثقافية ويعتزل السياسة,

http://www.iraqcenter.net/vb/showthread.php?t=76430,  Erişim:10.03.2014.

(5) Irak Anayasası’nın Arapça orijinal metni için bakınız, http://www.cabinet.iq/pageviewer.aspx?id=2, Erişim, 20.03.2014.



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top