AB'de Ayrılıkçı Bölgeler ve Topluluklar

Eren OKUR
26 Ağustos 2009
A- A A+

Avrupa kimliği, çağlar boyunca yaşanan birikimlerin getirmiş olduğu bir düşünüşü ifade etmektedir. Avrupa veya Avrupalı kimliği uzun savaşların, kanlı devrimlerin, dini-politik baskıların, şiddetin, aydınlanmanın ve sanayileşmenin ortaya çıkardığı bir kimliktir. Avrupa toplulukları geçirdikleri bu uzun süreç sonrasında ekonomik ve politik manada birlikte yaşama düşüncesinin somutlaştığı Avrupa Birliği projesini ortaya koydular. Avrupa Birliği projesi farklı ve çok çeşitli etnik yapılara sahip olan Avrupa topluluklarını bir arada tutabilme yönünde önemli aşamalar kaydetti. İhtiyar Avrupa şimdilerde etrafına ekonomik ve politik anlamda ışıltılı bir gelecek sunan dinamik bir birlik imajı veriyor.  Ancak, bu durum Avrupa’da etnik sorunların halledildiği, ayrılıkçı ve bölücü düşüncelerin ortadan kaldırıldığı anlamına hiç gelmiyor. İspanya, Belçika, Fransa, İtalya ve İngiltere bir dizi sorun ile yaşamaya devam ediyorlar.

 

 

Belçika

Belçika tarih boyunca çeşitli devletlerin egemenliği altında kalmış bir bölge olarak bilinmektedir. Önce İspanya ve Avusturya imparatorluklarının ardından Fransız Devrimi sonrası Napolyon liderliğindeki Fransa’nın egemenliği altına girmiştir. Waterloo Savaşı’nda yenilen Fransa’nın çekilmesi ile Hollanda Birleşik Krallığı’nın egemenliğine girmiştir. 1830’da Londra’da toplanan uluslararası konferansta Belçika ulus devlet olarak tanınmıştır. Belçika’da uzun dönemdir var olan Flaman – Valon sorunu da bu döneme kadar uzanmaktadır.  Napolyon döneminde ülkede oluşan ve Fransızca konuşan yönetici elit siyasi kazanımlar elde ederken, Flamanca konuşanların ülke nüfusunda daha fazla yer almalarına rağmen, siyasi tabloda aldıkları yer aynı oranda olmamış ve bu da Flaman toplumunda hoşnutsuzluk yaratmıştır. Bu duruma tepki olarak Flaman Hareketi ortaya çıkmış ve kendi dillerinin ikinci sınıf bir dil olarak görülmesi sebebiyle milliyetçi bir nitelik kazanmıştır. Bununla birlikte bu harekete karşılık Belçika’da tepkiler ortaya çıkmaya başlamıştır. Belçika milliyetçiliğini savunanlar ile Fransızca konuşan Valonlar siyasi sistemin devamını savunmaya başlamışlardır.

 


1940’lı yıllara kadar dil sorunu olarak süren bu durum II. Dünya Savaşı sonrası ekonomik boyut kazanmıştır. Savaş sonrası Valon bölgesinde yaşanan ekonomik düşüşe karşılık Flamanların yaşadığı bölge olan Flanders bölgesinin ekonomik açıdan gelişimi iki grup arasındaki ayrımı daha da güçlendirmiştir. Bu durum sonrasında kendilerini Belçikalı olarak gören Valonların Flamanlara karşı oluşturdukları duruş Valon milliyetçiliğini arttırmıştır. 1950’li yıllara kadarki durumda görülen; Flamanların dilsel ve etnik sebeplerle ayrılıkçılığı istedikleri buna karşılık Valonların da sosyo-ekonomik olarak Belçika’nın toprak bütünlüğünü ve bir parçası olmayı savundukları gözlemlenmektedir.

 


Valonlar ve Flamanlar, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren örgütlenmeye ve siyasi ortamda faaliyet göstermeye başlamışlardır. Kendi çıkarlarını siyasi ortamda savunmaya başlayan bu gruplar sebebiyle ülke de var olan muhafazakâr ve liberal partilerde de dilsel bölünmeler yaşanmaya başlamıştır. Sorunun giderek derinleşmesi ile 1970 Reformu gerçekleştirilmiş ve devletin yapısı ulus-devlet olmaktan bölgeselleşmeye ve federalizme doğru kaymıştır. Çünkü var olan ikilik anayasaya girmiştir. Bunun yanında Belçika’nın iki kültürlü yapısının kabul edilmesindeki amaç bütünlüğü sağlama amacı olurken, bu durum Valonlar ve Flamanları daha homojen bir yapıya götürmüştür.

 


Günümüzdeki tabloya bakacak olursak; Flamanlar ülke içerisinde hem nüfus olarak hem de ekonomik güç olarak ağırlığı ellerinde bulundururken, Valonlar ise Flamanlara oranla daha az sayıda ve ekonomik olarak daha aşağı seviyededirler. Flamanlar %58’lik dilimi oluştururken, Valonlar %31 oranındadır. Bu tabloya rağmen Flamanlar ayrılık isteklerini son dönemde ciddi biçimde arttırmışlardır. Avrupa’nın önemli merkezlerinden birisi olan Belçika ayrılıkçı hareketlerin etkisi ile bir bölünme tehdidi altındadır. Valonların Belçika bütünlüğü isteğine karşılık Flamanların “Belçika tarihin bir kazasıdır” demeleri Belçika’nın bütünlüğünü çok zayıf temellere oturtmaktadır. Bu tabloda Avrupa’da birlik çalışmalarının yürütüldüğü Brüksel’in başkent olduğu Belçika’nın bölünme tehlikesi ile yüz yüze olması önemli bir tezat oluşturmaktadır.

 

 

İspanya

İspanya, İber Yarımadası’nda birçok medeniyete ev sahipliği yapmış köklü bir ülkedir. Bu birikim ile yaşadığı deneyimler ve gelişmeler zaman zaman bu bölgede de ayrılıkçı hareketlere neden olmuştur. İspanya’da Bask Bölgesi olarak adlandırılan ve uzun dönemdir ayrılıkçığı savunan bu bölge, uzun yıllar İspanya’da özerk olarak yaşamıştır. Kendilerini İspanyollardan tamamıyla ayrı gören ve onlarla heterojen bir toplum olmayı kabul etmeyen bir anlayışa sahiptirler.

 


Bu durumla birlikte imparatorluklar döneminde ellerinden alınan imtiyazlı durumları, Basklıları İspanya Krallığı’na karşı bir tutum sergilemeye itmiştir. Oluşturulan merkezi devlete karşılık ayrılıkçı Bask hareketi gelişmeye başlamıştır. 1800’lü yılların sonlarına doğru kurulan Bask Milliyetçi Partisi’nin (PNV) kurucusu olan Sabino Arana Bask milliyetçiliğinin temelini Bask ırkının korunması olarak ortaya koymuştur. Bununla beraber milliyetçiliğin yayılmasındaki asıl rolü Basklı din adamları oynamıştır. Bask milliyetçiliği İspanya ile her türlü birlikteliğe karşı çıkarken, Karlist bir temele dayanan yapıya sahiptir. Karlizmin genel özelliği de modernliğe karşı gelenekselci ve koyu Katolik yapısıdır. Bu durum Bask ayrılıkçı hareketinin kırsal alanda yaşayan Bask toplumu tarafından destek görmesine sebep olmuştur. Çünkü bu bölgenin insanı son derece dindar insanlardır. Daha çok şehirli ve ekonomik konumu iyi olan kesim ise Bask milliyetçiliği ile ilgilenmemektedir. Çünkü zaten İspanya ile ilişkileri onları güçlü kılmaktadır.

 


Bask milliyetçiliğinin etnik bir unsur olarak ortaya çıkmasından sonra ETA (Euskadi Ta Askatasuna) örgütü 1959 yılında Franco rejiminin merkeziyetçi yönetimine karşılık olarak kurulmuştur. Rejime karşı Bask bölgesine ait olan her şeyi koruma düşüncesi ile hareket eden ETA zamanla muhalif kesimlerden destek görmeye başlarken, Avrupa’da yaşanan süreçten etkilenerek, stratejisini değiştirmiş ve marjinalleşerek bir terör örgütü görünümüne kavuşmuştur. ETA Bask bölgesinin İspanya’dan ayrılması için terör eylemlerine başvururken, Franco sonrası dönemde demokratik açılımların yapıldığı İspanya’da, örgüt marjinalleşmeye devam etmiştir. Uzun dönem terörü sistem olarak kullanan ETA, İspanyol hükümetinin özerk bölgeleri anayasal güvence altına almasına karşı dururken, Bask halkından destek görmeyi ummuştur. Fakat tüm Basklılar ETA gibi düşünmemektedir. Sonuç olarak, İspanyol Anayasası’nın 2. Maddesi ETA’yı daha da yalnızlığa itmiştir; ‘Anayasa, İspanyol ulusunun parçalanmaz birliğine, bütün İspanyolların ortak yurdunun bölünmezliğine dayanır; ulusu oluşturan milliyetlerin ve bölgelerin özerklik hakkını ve kendi aralarında dayanışmasını tanır ve güvence altına alır.’ Bunun yanı sıra uluslararası ortamda da istediği desteği bulamayan ETA süreç içerisinde daha da etkisizleşmiştir. Son dönemde Zapatero iktidarı ile demokratik çözümler ile etnik sorunlara yaklaşımı ETA’nın halk desteğini büyük ölçüde kaybetmesine sebep olmuştur.

 

 

İngiltere

İngiltere ve Kuzey İrlanda arasındaki sorun çok derin bir sosyolojik temele sahiptir. 12. Yüzyılda İrlanda’daki klanların birbirleri ile olan mücadelesine dahil olan İngiltere bölgeyi kendi nüfuz alanına çekmek istemiştir. Bölgeye yoğun bir kolonizasyon politikası uygulayan İngiltere Protestan nüfusu Katolik olan İrlanda’ya yerleştirmiştir. Günümüzde dahi devam eden Katolik – Protestan çarpışması bu dönemden miras kalan bir özellik göstermektedir. 19. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde İrlanda’da yaşanan kıtlık sırasındaki ayrımcılık İrlanda milliyetçiliğini körükleyen unsurlardan birisi olmuştur. Bu kıtlık sonrasında yüz binlerce kişi ölürken bir o kadarı da göç etmek zorunda kalmıştır. Bugün ABD’de yer alan İrlanda diasporasının oluşmasında bu göçlerin etkisi çok fazladır. İrlanda sorununda bir diğer önemli noktada toprak konusu olmuştur. Toprağa kimin sahip olacağı ve dağılacağı problemi bu noktada önemli bir soru olarak gözükmektedir. İrlanda Toprak Birliği’nin kurulması ile bu sorunda önemli mesafeler kat edilirken, IRA’nın çekirdek kadrosu da bu birlikle beraber kurulmuştur.

 


19. yüzyılın sonuna doğru İngiltere’nin en önemli sorunlarından birisi olarak görünen İrlanda sorununun çözümü konusunda atılan adımlar ya engellenmiş ya da rafa kaldırılmıştır. Bu durumda İrlandalıların ayrılıkçı mücadelelerine başlamalarına sebep olmuştur. İrlanda’da yer alan zengin Protestanların sert tutumları Katolik İrlandalıları da sert tutuma yöneltirken, 1916 yılında Sinn Fein Partisi ve İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) kurulmuştur. 1918 yılında yapılan seçimlerde İrlanda için ayrılan 105 sandalyeden 73’ünü kazanan Sinn Fein, İngiltere’nin egemenliğini tanımamıştır. İrlandalı milletvekillerini Dublin’deki Milli Meclis’e çağıran partinin meclisi açması ile beraber 21 Ocak 1919 tarihinde İrlanda – İngiltere Savaşı başlamıştır. Bir yıl içerisinde İrlandalılar ile barış yapan İngiltere, İngiltere’ye bağlılığı ifade edilen Serbest İrlanda Cumhuriyeti’ni de tanımıştır. Bu gelişmeye rağmen IRA içerisinde yer alan radikal kesim bağlılığı kabul etmemiştir. Bu durumu oluşturanları ‘hain’ ilan eden grup, anlaşmayı imzalayanları öldürmüştür. 1932 yılında iktidarı ele geçiren radikal grup ‘Eire Cumhuriyeti’ni kurmuş ve İngiltere ile olan tüm bağları koparmıştır.

 


Bu tarihten sonra hem IRA hem de Sinn Fein faaliyetlerini hızlandırmıştır. Özelikle IRA’nın terörizmi eylem şekli olarak benimsemesi sorunu daha da derinleştirmektedir. Doğal olarak her düşüncede yaşanan ayrılıklar IRA’yı da etkilerken 1969 yılında ikiye bölünmüştür. Bölünmeye rağmen saldırılarına devam eden IRA 1998 yılında silah bırakmıştır. Son dönemde de İngiltere ile yapılan görüşmeler sonucunda uzlaşı sağlanmıştır.

 

 

Fransa

Avrupa Birliği’nin en güçlü ülkelerinden birisi olarak bilinen Fransa bünyesinde birçok sorunu da barındırmaktadır. İngiltere’den Fransa’ya gelmiş ve adlarını Britanya’dan almış olan Briton topluluğu Fransa’da geri plana atılmış bir topluluk olarak görülmektedir. Fransa’da kendi dillerini konuşamayan bu topluluk ilerleyen dönemde Fransa için önemli bir sorun kaynağı olabilecektir.

 


Fransa’nın bir diğer önemli sorunu da ülkenin güneydoğu açıklarında yer alan Korsika Adası’nın Fransa’dan ayrılmak istemesidir. Korsika Ulusal Hürriyet Cephesi (FLNC - Front de Libération Nationale Corse) isimli ayrılıkçı örgüt adanın Fransa’dan bağımsızlığını istemektedir. Korsika sorununun ortaya çıkmasındaki temel nokta Napolyon dönemine uzanmaktadır. Napolyon’un doğduğu yer olan Korsika’yı Fransa bünyesine katması sorunun temeli olarak görülmektedir. FLNC mensuplarının Fransa’dan ayrılmak istemesi sorunu daha da derinleştirirken, yapılan eylemler iki tarafı da marjinalleştirmektedir. Bunun yanı sıra Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin kabinesini 2008 yılında Korsika’da toplaması ayrılıkçılara gözdağı olarak nitelendirilirken, bu hamle adadaki ayrılıkçı talepleri azaltmamıştır.

 


Fransa’da etkili olan bir diğer problemde Güney Fransa’da yer alan Bask bölgesinin İspanya’dakine paralel olarak sorun yaratmasıdır. ETA’nın Bask bölgesinin bağımsızlığını istemesi Fransa’yı da tehdit ederken, Fransa ETA’ya karşı İspanya ile paralel hareket etmektedir. Sorunun çözümünde İspanya gibi özerklik yapısını benimsemeyen Fransa, bu sorunu diğerlerinde olduğu gibi dondurmuş durumdadır.

 

 

İtalya

19. Yüzyılın son çeyreğinde birliğini tamamlayan İtalya, değişik yönetim şekillerinin zaman zaman ittifakların ve savaşların ortasında kalmış bir coğrafya olmuştur. Tüm dünyada olduğu gibi İtalya’da da yaşanan önemli sorunlardan birisi Kuzey – Güney arasındaki gelir uçurumudur. Etnik köken olarak çok ciddi sorunları bulunmayan İtalya gelir eşitsizliği sebebiyle yıllardır bu problemle uğraşmaktadır. Fakir Güney’in zengin Kuzey’e olumsuz bakması ya da Kuzey’in Güney’i görmezden gelmesi İtalya’daki riski daha da arttırmaktadır. 2009 yılında Ekonomik Kalkınma Derneği’nin yayınladığı rapora göre 1997 – 2008 arası 700 bin göçmenin Kuzey İtalya’ya göç etmesi tabloyu ortaya koymaktadır. Bu durum sonucunda Kuzey İtalya’da zaman zaman ayrılıkçı düşünceler dile getirilmektedir.

 


Bunun yanı sıra ülkenin en zengin bölgelerinden birisi olan ve İtalya’nın Batısı’nda yer alan Sardunya Adası’nın İtalya’dan bağımsızlık taleplerinde bulunması bir diğer önemli sorun oluşturmaktadır. Ada olmanın getirmiş olduğu ayrılıkçı düşünceler Sardunya’da etkili olmaktadır.

 

 

Sonuç

Avrupa’daki etnik sorunlar ve ayrılıkçı düşünceler sanıldığından daha güçlüdür ama şimdilik gündemin ilk maddelerini işgal etmemektedir. Bunda kıtanın içerisinde bulunduğu ekonomik refah seviyesinin yüksekliği önemli rol oynamakla birlikte tek başına belirleyici bir etken değildir. Avrupa bu sorunlarını daha fazla demokratikleşme, kimlikleri tanıma, haklara riayet ve sosyo-ekonomik sorunların üzerine ciddiyetle eğilmekle dondurmuş, etkisiz hale getirmiş veya ortadan kaldırabilmiştir.

Back to Top