Atatürk'ün Dış Politika Stratejisi ve AB

A- A A+

AB Komisyonu Başkanı Jose-Manuel Barroso 10 Nisan 2008’de Türkiyeyi ziyaret etti ve TBMM’de bir konuşma yaptı. Konuşmasında Atatürk’ün stratejisinden ve Türkiye’nin jeopolitik öneminden söz etti. Bahse konu alanlarda yapılan en önemli çalışmalardan birisi olan “Atatürk’ün Dış Politika Stratejisi ve AB” kitabımda yer alan incelemelerin sonucunu sizlerle paylaşmak istiyorum.


 


Dünya 20. yüzyılın sonunda başlayan ve halen devam eden hızlı bir değişim süreci yaşamaktadır. Bu süreç içinde Soğuk Savaş sona ermiş, küreselleşme olgusu insanları, toplumları, şirketleri, devletleri ve uluslararası ilişkiler ortamını derinden etkilemiştir. Değişen güç dengelerine uygun olarak yeni dünya düzeninin temelleri atılmaya başlanmıştır.


Günümüzde devletlerin başarısını büyük ölçüde bu değişen dinamiklere uyum sağlayabilmeleri ve onları milli hedeflerinin gerçekleştirilmesinde kullanabilmeleri belirlemektedir. Başarılı olan devletler hızla gelişerek Dünya’nın zenginlik ve refahından en üst düzeyde yararlanmakta, başarısız olanlar ise marjinalleşmekte, ağırlaşan ve karmaşıklaşan sorunlar altında ezilmektedirler. Bu nedenle, günümüzün hızla değişen dinamik koşullarında doğru dış politika hedeflerinin belirlenmesi ve başarılı bir dış politika için dikkat edilmesi gereken prensiplerin tespit edilmesi büyük önem arz etmektedir. Türk dış politikasının hedef ve prensipleri konusunda yapılacak araştırmada Türk milletinin üzerinde mutabık kalacağı ve güven duyacağı kaynağın Atatürk dönemi Türk dış politikası olduğu açıktır. Bu çerçevede; “Atatürk döneminde uygulanan Türk dış politikasının hedef ve prensipleri nelerdir? Bu hedef ve prensipler günümüzde de uygulanabilir mi?” sorularının yanıtlarının araştırılmasına ihtiyaç vardır.


Ayrıca Türk dış politikasında önemli bir yeri olan AB konusunda kamuoyunda yaşanan tartışmalar ve Atatürkçülük adına yapılan yorumların bilimsel temellerinin araştırılması faydalı olacaktır. Bu kapsamda sistem yaklaşımına uygun olarak şu soruların incelenmesi ve yanıtlarının bulunması gerekmektedir: Yaşamın her alanını derinden etkileyen ve değişimi yönlendiren küresel dinamikler nelerdir? Değişim uluslararası ilişkiler stratejilerini ve devlet yapılarını nasıl etkilemektedir? Avrupa’da yaşanan bütünleşme hareketi incelendiğinde hangi sonuçlara ulaşılmaktadır? Türk dış politikasının alternatif açılımları nelerdir? Atatürk dönemi Türk dış politikası hedef ve prensipleri ışığında belirlenen alternatif açılımlardan hangisi daha uygundur? Atatürk dönemi Türk dış politikası hedef ve prensipleri ışığında AB’ye giriş süreci değerlendirildiğinde hangi sonuçlar ortaya çıkmaktadır? Önümüzdeki dönemde AB ile ilişkilerde Türkiye nasıl bir dış politika takip etmelidir?


Açıklanan sorunsalla ışık tutacak en uygun bilim dalı tarihtir. Çünkü tarih geçmişte yaşanan olayları inceler ve bu olaylardan geleceğe ışık tutacak dersler çıkarır. Tarihin verdiği engin ders bugünün ve yarının uygulamalarını hazırlar. Dünün araştırılması, gerçekte bugünün ve yarının araştırılması demektir. Bu nedenle, Türk İnkılâbı’nın temellerini oluşturan Osmanlı Devleti’ndeki ıslahat çalışmaları ve batılılaşma çabaları ile Atatürk dönemi Türk dış politikası araştırılmalı, bu günü değerlendirmemize ve yarını öngörmemize ışık tutacak hedef ve prensipler belirlenmelidir.


Atatürk’ün dış politika stratejisinin hedefi; milli egemenliğe dayanan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milletini, medeni dünyada layık olduğu seviyeye yükseltmek ve milletin huzur, güven ve refahını sağlamaktır.


Dış politika prensipleri ise;


- Akılcılık


Akıl, Mantık ve Bilim


Öngörü


Strateji ve Planlama


- Gerçekçilik


- Eşitlik


- Esneklik


- Uluslararası İşbirliği


Diyalog ve Görüşmeler


Çok Boyutluluk ve Dengecilik


Kendi Gücüne Dayanma, Gerektiğinde İttifaklara Girme


Düşmanlıkta ve Dostlukta Aşırılıktan Kaçınma


- Proaktif Bir Dış Politika


- Yurtta Barış Dünyada Barış


- Uluslararası Hukuka Saygı


Devletlerin Bağımsızlıklarına Saygı


Mazlum Milletlerin Sorunlarına İlgi


Hak ve Kuvvet Dengesi


- Tutarlılık ve Güvenilirlik


Atatürk’ün dış politika uygulamaları günümüzde hala geçerli midir? Çağın ihtiyaçlarını karşılayabilir mi? Bu hedef ve prensipler değişmez katı kurallar mıdır? Sorunsalına verilecek cevapların kaynağı belirlenmiş olan hedef ve prensiplerdir. Çünkü tarihimizde ilk defa dış politika uygulamalarına sistem yaklaşımı getiren lider Atatürk’tür. Atatürk dış politika uygulamalarının hepsinde, iç ve dış politika ortamını değerlendirmiş, belirlenen prensiplere ve değişen koşullara uyum sağlayacak uygulamalar gerçekleştirmiştir. Bu husus, onun devrimci karakterine, değişime ve gelişmeye açık kişiliğine uygun olarak esneklik prensibi içinde yer almaktadır. Dolayısıyla, Atatürk’ün dış politika anlayışı değişen koşullara ve çağın gereklerine süratle uyum sağlayan esnek ve dinamik prensiplerden oluşmaktadır.


Küreselleşen dünyada klasik dış politika stratejilerinin yetersiz kalmaya başladığı, milli güç unsurlarından insan gücü, coğrafi, ekonomik, askeri, siyasi ve psiko-sosyal gücü yüksek olan devletlerin, dünya refah ve zenginliğinden giderek daha fazla pay almaya başladıkları tespit edilmiştir. Bu nedenle benzer özelliklere sahip devletlerin kendi aralarında birlik oluşturma stratejisi doğrultusunda egemen devletler birliği diyebileceğimiz bir yapıya doğru yöneldikleri belirlenmiştir. Böyle bir gelişmenin öncülüğünü yapan AB bütün yönleri ile araştırıldığında, benzer özelliklerin şunlar olduğu görülmüştür.


- Kültürel Değerler


Tarihi yakınlık


Dil benzerliği


Din ve inanç benzerliği


Ortak moral değerler


- Siyasal Değerler


Demokratik değerler


Hukukun üstünlüğü


Kuvvetler ayrılığı


- Ekonomik Değerler


Serbest piyasa ekonomisi


Makro-ekonomik dengeler


Sosyo-ekonomik koşullar


- Coğrafi Yakınlık


Küreselleşme, yeni dünya düzeni, birlik oluşturma stratejisi ve egemen devletler birliği girdilerinin hakim olduğu bir sisteme, Atatürk dönemi Türk dış politikası hedef ve prensipleri ışığında Türkiye merkezli olarak bakıldığında, Türkiye’nin üç temel dış politika açılımının olduğu söylenebilir. Bu açılımlar; AB açılımı, Türk Cumhuriyetleri açılımı ve İslam ülkeleri açılımlarıdır. Tabii jeopolitik konumu Türkiye’ye bunların dışında farklı dış politika açılım imkanları da sunmaktadır. Ancak Afrika, Uzakdoğu ve Latin Amerika gibi açılımlar ilk sayılan üç açılımla mukayese edildiğinde ikincil öncelikli açılımlar olarak değerlendirilebilir.


Atatürk dönemi Türk dış politikasının hedefi, milli egemenlikten güç alarak tam bağımsızlığı sağlayan, çağdaş dünyanın değerlerini benimseyerek Türk kültürünü bilimsel metodlarla geliştiren, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milletini çağdaş dünyada layık olduğu seviyeye yükselten, milletin huzur, güven ve refahını artıran bir hedeftir. Bu hedef akılcı ve gerçekçidir. Eşitlik çerçevesinde uluslararası işbirliğine açıktır. Proaktif politikaların üretilmesine imkan sağlayan, yurtta ve dünyada barışın yerleşmesine katkıda bulunan, uluslararası hukuka saygılı, tutarlı ve güvenilir bir hedeftir. Günümüzde Türkiye’yi bu hedefe ulaştırabilecek en uygun dış politika açılımı ise AB sürecidir.


Türkiye’de bazı kesimler süreç içinde milli egemenlik ile ilgili bazı yetkilerin AB kurumlarına devredilecek olmasından rahatsızlık duymaktadırlar. AB’ye üye bütün devletler bazı yetkilerini AB kurumlarına devretmişlerdir. Yetki devri vardır, ancak bu yetkinin kullanılışında karar mekanizmalarında yer alınmaktadır. Küreselleşen dünyada çağdaş hukuk devleti olmanın özellikleri ve uluslararası anlaşmalar nedeniyle devletlerin mutlak ve sınırsız egemenlik yetkisine sahip olduğu söylenemez. Dünya ile ilişkilerini geliştiren ve uluslararası anlaşmalara taraf olan devletlerin egemenlikleri, anlaşma maddelerine uygun olarak sınırlanmaktadır. Bu durum hukukun üstünlüğü ilkesinin doğal bir sonucudur. Atatürk dönemi Türk dış politikasındaki milli egemenlik hedefi dışa kapanmayı değil eşitlik prensibi doğrultusunda uluslararası sistemin bir parçası olmayı ve dışa açılmayı öngörmektedir. Bu nedenle AB süreci milli egemenlik hedefi ile çelişmemektedir. Tam tersi, Türkiye’de AB süreci kapsamında demokrasinin bütün kurum ve sistemleriyle çağdaş bir duruma gelmesi milli egemenlik hedefinin gerçekleşmesine büyük bir katkı sağlamaktadır.


Türkiye-AB ilişkilerinde üç aşama vardır. Müzakere tarihi alana kadar geçen süreçte, temel üyelik kriterlerinin hayata geçirilip geçirilmediği temel tartışma konusu olmuştur. Müzakere sürecinde hukuki mevzuatta uyum ve denetim ön plana çıkmaktadır. Tam üyelik ile birlikte egemenlik ilişkisi açısından Türkiye’nin hem etken hem edilgen olduğu yani denetim ve katılım dengesinin bir şekilde kurulduğu yeni bir dönem başlayacaktır. Bu üç aşama ile ilgili ilginç bir ikilem vardır. Genelde müzakere tarihi alana kadar Kopenhag Kriterleri’nin denetimi, müzakere sürecinde hukuki mevzuata uyum dolayısıyla denetim söz konusu olduğu için, Türkiye ilk iki aşamada bağımsızlık alanının daraldığı hissine kapılmaktadır ve belli bir tedirginlik hissetmektedir. Bugün içinde yaşamakta olduğumuz süreçte gündeme gelen tartışmalar genelde bu tedirginliği yansıtmaktadır. Avrupalılar ise daha şimdiden üçüncü aşamada söz konusu olacak egemenlik ilişkisi ile ilgili kaygılar yaşamaktadır. Türkiye’nin tam üye olması AB bünyesindeki birçok egemenlik kalıbının sarsılması sonucunu beraberinde getirecektir. Dinamik olarak şekillenen Avrupa’da, toplam nüfusun yaklaşık dörtte birini oluşturan, en çok nüfusa sahip olan üç ülkeden biri olan Türkiye’nin Avrupa dinamiklerini dönüştürebilme kabiliyeti ve gücü artacaktır. Ulusal egemenlik açısından belli sınırlamaları ve yetki devrini kabul eden Türkiye’nin egemenlik alanı ve etkinliği çok daha fazla artacaktır. Avrupalılar da bundan tedirgindir.


AB’nin gelişimi, bütünleşme çabaları arasında ekonomik birliğin de ötesine giden en kapsamlı süreçtir. Avrupa’daki ülkeler 1920’lerin otoriter ve otarşik devlet modelinden; çoğulcu ve katılımcı demokrasi, bireysel hak ve özgürlükler, piyasa ekonomisi, serbest dış ticaret temeli üzerinde yapılanmış devlet modeline geçmişlerdir. AB süreci ortak değerler ve çıkarlar çerçevesinde siyasi işbirliğini geliştirerek özgürlük ve demokrasinin yayılmasına; kalkınma, çevre, silahsızlanma ve terörizm konularında ortak çalışmalar yürüterek, istikrar ve güvenliğin arttırılmasına; ekonomik bütünleşme sağlayarak ve ekonomik reform süreçlerini hızlandırarak ülkelerde refah düzeyinin arttırılmasına büyük katkı sağlamaktadır. Bu nedenledir ki; Avrupa, tarihinde görülmediği kadar uzun bir dönem huzur güven ve refah ortamı yakalamıştır.


AB’yi oluşturan bu değerler aynı zamanda günümüzün çağdaş toplum anlayışının da temelini oluşturmaktadır. Yüzyıllardan bu yana Avrupa’nın bir parçası olan Türkiye'nin, günümüzün en ileri ve en kapsamlı ekonomik ve siyasi birliğine katılması, Atatürk’ün açtığı çağdaşlaşma yolunda çok önemli bir aşamayı oluşturmakta ve Atatürk dönemi Türk dış politikasının hedefi ile örtüşmektedir. AB üyeliği, ekonomi politikalarımızı iyileştirmekten, ekonominin yapısal bozukluklarının ürettiği sorunlara çare üretmekten, riskleri kontrol altına almaya çalışmaktan daha öteye bir vizyon taşımaktadır. 70 milyonu aşkın nüfusu, her gün işsizler ordusuna katılan binlerce genci, gelişmiş ülkeler arasında yer alma idealleri ile Türkiye, hızlı, istikrarlı ve sürdürülebilir bir büyüme çizgisini yakalamak zorundadır. Bu yeni vizyon, cesaretle gerçekleştirilecek değişimi bize sunmaktadır. Türkiye, AB süreci içinde halkına gelişmiş ülkeler seviyesinde temel hak ve özgürlükleri sağladığında, siyasi kültürünü geliştirdiğinde, ekonomisini güçlendirdiğinde, doğal olarak Atatürk’ün öngördüğü hedefe yaklaşacak, medeni dünyada layık olduğu yeri alacak, halkın huzur, güven ve refahını artıracaktır.


Türkiye’nin AB içinde yer almasının birinci önceliğe sahip olması Türk cumhuriyetleri ve İslam ülkeleri açılımlarının kullanılmaması anlamına gelmemektedir. Atatürk döneminin proaktif ve çok boyutlu dış politika prensipleri doğrultusunda Türk cumhuriyetleri ve İslam ülkeleri ile siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri ilişkiler geliştirilmeli, orta ve uzun vadede birlik oluşturma stratejisinin uygulanması için uygun zemin hazırlanmalıdır. Türk cumhuriyetleri ve İslam ülkeleri ile ilişkilerin geliştirilmesine yönelik gayretler, asimetrik etkiler sayesinde AB’ye giriş sürecinde Türkiye’ye ilave bir güç sağlayacaktır. Türkiye tarihsel derinliğinden gelen bu gücü etkin olarak kullanmalı, bu iki açılım için model olma özelliğini geliştirmelidir. Bu girişimlerinin gerçek semeresinin ise, Türkiye’nin çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkma aşamasında elde edilebileceği unutulmamalıdır.


Türkiye’nin AB ile ilişkilerde karşılaştığı problemlerin bir kısmı süreç için uygulanan prosedürden kaynaklanmıştır. Türkiye’nin yapması gereken değişiklikleri zamanında ve tam olarak yerine getirmemesi baskıların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Atatürk, devrimci karakteri sayesinde proaktif ve hızlı uygulamalar ile bu baskıların oluşmasını engellemiştir. Türkiye’nin AB sürecinde akılcı ve gerçekçi değerlendirmeler ışığında gerekli öngörülerde bulunamaması, bilimsel esaslara uygun stratejileri ve planları geliştirememesi proaktif dış politika uygulamalarını engellemiştir. Bu durum dış politikada inisiyatifin kaybedilmesine neden olmuş, Türkiye karşıtlarının elini güçlendirmiştir. AB karar alma mekanizmaları Türkiye karşıtı devletlerin yapacağı girişimlere hassastır. Bu sebeple bu devletlerin girişimleriyle Ege, Kıbrıs, sözde soykırım ve güneydoğu problemleri eşitlik prensibine aykırı olarak Türkiye’nin önüne engel olarak çıkarılmaktadır. Türkiye’nin Kopenhag ve Maastricht kriterlerinin gereklerini hızla yaşama geçirmesi bu girişimlerin olumsuz etkilerini asgariye indirecektir.


AB sürecinde yaşanan zorlukların diğer önemli bir kısmı ise, Birlik Oluşturma Stratejisi için gerekli olan koşullardaki farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Kültürel, siyasal ve ekonomik değerlerde var olan farklılıklar ilişkilerin hızla gelişmesini zorlaştırmaktadır. Bu konuda Türkiye’nin yaşadığı zorlukların daha fazlasını AB ülkeleri yaşamaktadır. Kültürel farklılıklar, özellikle din ve inanç farklılıkları ilişkilerin normal bir seyirde devam etmesini engellemektedir. Bu açıdan bakıldığında, Avrupa’da Hıristiyan dini içindeki mezheplere karşı laik anlayışın geliştiği fakat farklı din ve kültürlere karşı yeterli hoşgörünün olmadığı söylenebilir. Avrupa’da farklı dinlere ve kültürlere karşı hoşgörünün evrilme içinde olduğu ve Türkiye’nin AB’ye girmesinin bu gelişmeye katkı sağlayacağı uzmanlar tarafından belirtilmektedir. Bu aşamada Türkiye’nin dış politika prensiplerinden tutarlıklık ve güvenilirlik ile karşılıklı diyaloga önem vermesi gerekmektedir.


Son yıllarda yapılan Anayasa ve kanun değişiklikleri ile yeni çıkarılan kanunlar sayesinde Türkiye siyasal değerler olarak AB seviyesine ulaşmak üzeredir. Ancak bunların düşüncelere yerleşmesi ve tam olarak uygulamaya geçmesi için zamana ihtiyaç vardır. Diğer taraftan Türkiye’nin AB’ye girmesi durumunda AB organlarında elde edeceği siyasi güç Avrupalıları endişelendirmektedir. AB’ye girmesi durumunda, Türkiye birliğin en büyük siyasi güçlerinden birisi olacaktır. Bu nedenle Türkiye yurtta ve dünyada barış prensibi ile tutarlıklık ve güvenilirlik prensibinin ısrarlı takipçisi olmalıdır.


Ekonomik değerler konusundaki farklılıklar Türkiye-AB ilişkilerini etkileyen en önemli etkenlerdir. Türkiye, işleyen bir pazar ekonomisine sahip olan dışa açık bir ekonomidir. Ancak Türkiye’nin gerek ekonomi-politik gerekse sosyo-ekonomik verileri AB ortalamalarından farklılık göstermektedir. Türkiye AB ülkeleri ile mukayese edildiğinde ikinci büyük nüfusa sahiptir. Ancak kişi başına milli geliri en düşük ülkedir. Bu durum Türkiye’den AB ülkelerine işçi akımını ve göçü gündeme getirmektedir. Dolayısıyla göç korkusu Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen en önemli hususlardan biridir. Ayrıca okuryazar oranı, internet kullanım oranı, parlamentodaki kadın milletvekili sayısı bakımından en kötü verilere sahip ülke Türkiye’dir. Tek başlarına dahi önemli sorun teşkil eden kültürel, siyasal ve ekonomik koşullardaki farklılıklar hepsi bir araya geldiğinde sorunun ağırlaşmasına neden olmaktadır. Dış politikanın ülkenin dahili teşkilatı ve gücü ile yakından alakalı olduğu prensibi dikkate alındığında, Türkiye’nin kendi içinde siyasi, ekonomik ve sosyal istikrarı yakalayarak hızla kalkınması önem arz etmektedir.


AB hem genişliğine hem de derinliğine gelişim süreci yaşamaktadır. Son olarak 12 yeni devlet AB’ye üye olmuştur. AB bu ülkeleri hazmetmede zorlanmaktadır. Aynı zamanda, AB derinliğine gelişme kapsamında bir anayasa taslağı hazırlamıştır ve bu anayasanın onaylanmasında sorunlarla karşılaşmıştır. Bu durumda, AB önceliği Türkiye gibi büyük bir ülkenin üyeliğine değil, yeni üye olan devletlerin hazmedilmesine ve anayasa sorununu çözmeye vermiştir. Bu öncelik, Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu nedenle, AB ülkelerine mensup bazı siyasiler Türkiye’nin üyeliğine yönelik menfi söylemlerde bulunmaktadırlar. Son zamanlarda, AB ile yaşanan olumsuz gelişmelere rağmen, Türkiye müzakere sürecinde yapması gereken çalışmaları Atatürk’ün çağdaşlaşma, halkın huzur güven ve refahını artırma hedefi doğrultusunda yapılan bir girişim olarak ele almalı ve tek taraflı olarak yerine getirmelidir. Çünkü Türkiye-AB ilişkilerinde bugünküne benzer olumsuz gelişmeler geçmişte de yaşanmış, ancak bir süre sonra çeşitli sebeplerle konjonktür tekrar olumluya dönüşmüştür. Bu süreç içinde tepkiyle hareket edilmeyip, akılcılık ve proaktif dış politika prensipleri doğrultusunda gerekli hazırlıklar yapılırsa geçen zaman boşa harcanmamış olur. İlişkiler olumluya döndüğünde müzakere başlıkları süratle kapatılabilir.


Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkileyecek en önemli husus, Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin AB organlarının çalışmalarını Türkiye aleyhine şekillendirmeleri olacaktır. Özellikle Ege ve Kıbrıs konularının Türkiye-AB ilişkileri sorunları olarak algılanmasını sağlamaya yönelik girişimlerde bulunacaklardır. Türkiye bu girişimlere karşı gerçekçilik, akılcılık ve eşitlik dış politika prensiplerine uygun, esneklik prensibini de dikkate alarak dış politika stratejileri üretmelidir. Böyle bir dış politika stratejisinde Türkiye, süreci safhalara ayırmalı, ilişkileri koparmadan ve geri dönülmeyecek adımlar atmadan zaman kazanarak ilişkilerde aşama kaydetmelidir.


Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Türkiye karşıtı lobilerin AB organlarında Türkiye aleyhine olan girişimlerini engellemek maksadıyla, iktidar ve muhalefet birlikte hareket etmeli, dış politika prensiplerinden karşılıklı diyalog ve doğrudan temaslara önem vermeli, AB organları içinde yer alan önemli gruplara ve kişilere gerçekleri anlatmalıdır. Türkiye’nin üyeliğinin bazı AB üyesi ülkeler tarafından halkoyuna sunulacağı dikkate alınarak, AB ülkeleri kamuoylarına yönelik lobi çalışmaları yapılmalı ve Türkiye hakkında daha olumlu bir kamuoyu oluşturulmalıdır. Bu kapsamda toplumun her kesimine mensup önemli kişiler (işadamları, işçi ve işveren kuruluşları ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileri), Avrupa ülkelerindeki mevkidaşlarını ziyaret etmeli, gerçekleri ve Türkiye’nin görüşlerini anlatmalı, bu ülkelerin kamuoylarında çağdaş Türkiye imajını yerleştirmeye çalışmalıdırlar. Bu kapsamda Avrupa’da yerleşik olan temsil kabiliyeti yüksek Türkler de organize edilmeli ve Türkiye lehinde lobi yapmaları sağlanmalıdır.


AB ülkelerinin siyasi elitlerine ve aynı zamanda kamuoylarına yönelik olarak, AB üyesi olan Türkiye’nin jeopolitik gücünün, AB’ye hangi kazanımları sağlayacağı anlatılmalıdır. Türkiye’nin dahil olmasıyla AB’nin, süper güç olma yönünde önemli bir aşama kaydedeceği ve küreselleşen dünya rekabet ortamında yeni dünya düzeninin şekillenmesinde daha fazla söz sahibi olacağı, dolayısıyla Avrupa’nın güvenliğinin, refah ve zenginliğinin sürdürülebilir olmasına katkı sağlayacağı konusu üzerinde durulmalıdır.


AB sürecinde Türkiye’de son yıllarda siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel açıdan hızlı değişim yaşanmıştır. Yaşanan bu hızlı değişim toplumun bazı kesimlerinde rahatsızlık yaratmıştır. Ayrıca AB hakkında dış ve iç kaynaklı olumsuz propagandalar Türk kamuoyunda endişeleri arttırmıştır. Bu nedenlerle, Türk kamuoyuna yönelik olarak da, AB konusunda bir aydınlatma stratejisi hazırlanmalı ve bu strateji kapsamında planlar uygulamaya konmalıdır. AB üyesi olan Türkiye’nin ve Türk milletinin kazanımları Türk kamuoyuna detaylı olarak anlatılmalıdır.


Bölgesel güç merkezi olan Türkiye’nin AB’ye girmesi durumunda, küresel güç merkezi olma yönünde önemli bir aşama kaydedeceği, süper bir güce dönüşen AB’nin etkin bir üyesi olarak küreselleşen dünya rekabet ortamında yeni dünya düzeninin şekillenmesinde etkili olacağı, dolayısıyla AB üyeliğinin Türkiye’nin güvenlik, refah ve zenginliğine sürdürülebilirlik kazandıracağı üzerinde durulmalıdır.


Sonuç olarak; Atatürk dönemi Türk dış politikası hedef ve prensipleri ışığında günümüzün dış politika ortamı ile birlikte Türkiye’nin milli gücü, tarihi ve kültürel paradigması, jeopolitik durumu, birlik oluşturma stratejisinin uygulanabilmesi için ortak zemini, uluslararası konjonktür ve zaman dikkate alındığında, AB açılımının Türkiye’nin dış politika açılımları arasında birinci önceliğe sahip olduğu görülmektedir. AB süreci Atatürk dönemi Türk dış politikası hedefinin gerçekleşmesinde önemli bir vasıtadır. Ancak, bunun Türkiye için tek seçenek olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü böyle bir düşünce Türkiye’nin AB sürecinde gereğinden fazla ödün vermesine sebep olabilir. Bu nedenle Türkiye AB dışında farklı dış politika açılımları üzerinde de durmalıdır. Bu açılımlar AB’ne giriş sürecinde Türkiye’ye ilave bir güç sağlayacak ve ilişkilerin eşitlik temelinde daha uyumlu bir şekilde gelişmesine katkı yapacaktır. Ayrıca Türkiye bu şekilde AB’ye girememesi durumuna karşı da tedbir geliştirmiş olacak ve olumsuzluğun etkilerini asgariye indirilecektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top