Balkanlarda Türk Diplomasisi: Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan Temasları

Tülin YANIKDAĞ
17 Mayıs 2010
A- A A+

Balkanlar, son dönemde yoğun bir Türk diplomasisi ile karşı karşıya. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ nun Balkanlarda bulunduğu temaslar ile 1990’lı yıllarda savaş halinde bulunan Sırbistan, Bosna-Hersek ve Hırvatistan arasında arabuluculuk rolü üstlenmesi, ilişkilerin geliştirilmesi konusunda önemini korumaktadır. Bu doğrultuda atılan ilk adım tarafları bir araya getiren “üçlü danışma toplantıları” olmuştur.


İlki 10 Ekim 2009’da İstanbul’da Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci Dışişleri Bakanları Gayri-resmi Toplantısı’nda gerçekleştirilen buluşmada, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj ve Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç bir araya gelmiştir. İkincisi ise 8 Kasım 2009 tarihinde İstanbul’da İSEDAK Zirve Toplantısı kapsamında yapılmış, akabinde üç Dışişleri Bakanı Ankara’da yapılan İKÖ-Bosna Hersek Temas Grubu Toplantısında yeniden bir araya gelerek mevcut sorunlar ve anayasal reform süreci tartışılmıştır. Bu görüşmelerde somut bir netice çıkmasa da üçlü danışma toplantılarının her ay yapılması kararı alınmış ve bu doğrultuda üçüncüsü Aralık ayında Saraybosna’da düzenlenen (13- 14 Aralık) Medeniyetler İttifakı Güneydoğu Avrupa Bölgesel Stratejisi Bakanlar Toplantısı esnasında gerçekleştirilmiştir. Dördüncüsü ise 15 Ocak tarihinde Belgrad’da yapılmıştır. İstikrarlı bir şekilde devam eden toplantılardan ilk somut netice 9 Şubat tarihinde Ankara’da yapılan beşinci görüşmede elde edilmiş ve taraflar önümüzdeki günlerde Bosna-Hersek’in Sırbistan’a büyükelçi ataması kararını almıştır. Böylece ilk aşama olarak diplomatik ilişkilerdeki sıkıntıların aşılacağı mesajı verilmiştir(1).


Özellikle Bosna- Hersek üzerine yoğunlaşan temaslarda 1992-1995 yılları arasında yaşanan savaşı sona erdiren Dayton Antlaşması sonrası Bosna- Hersek’ teki yapılanma önemli rol oynamaktadır. Günümüzde Bosna-Hersek’te temelde üç etnik kimliğin baskın konumda olduğu bir yapı hakim. Savaşı sona erdiren Dayton Antlaşması’nın bu coğrafyada yarattığı sistemi değerlendiren Bosna-Hersek Devleti’nin iki özerk bölgesinden biri olan Bosna- Hersek Federasyonu (2)’nun Başbakanı Mustafa Mujezinovic “Bosna'da siyasi süreç henüz tamamlanmadı, bu yüzden önümüzde biraz puslu bir tablo var. Dayton'un yarattığı ve içinden sınırlar geçen ülke ve entitelerin geleceği yıllar içinde şeklini bulacak. Bosna'da kimse kazanmıyor, bunu anlamak lazım. Herkesin geçmişe ve geleceğe ilişkin farklı fikirleri var. Bu nedenle bu kadar çok uzlaşmazlık yaşıyoruz” dedi.


Boşnak ve Hırvat siyasetçiler, Bosna’da siyasal sistemin tıkanmasının ardında yatan sebebi, Dayton Antlaşması’nda getirilen ve hiçbir halkın diğerine üstün olmaması için tanınan “veto hakkı”na bağlamaktadır. Sırplar ayrılıkçığı, Hırvatlar üçüncü bir bölgenin oluşumunu desteklerken, Boşnakların tavrı “Bosna-Hersek Federasyonu” altında “bir arada yaşamak” tan yana.


Bugün Bosna’da yaşanan temel sorun, 1992-1995 yılları arasında yaşanan savaştan sonra Bosna devletinin ve toplumunun uluslar arası sistemle bütünleşmesinin (sisteme entegre olmasının) yeterli ölçüde sağlanamamış olmasıdır. Bilindiği gibi, savaş yılları geride Boşnakların, Bosnalı Sırpların ve Bosnalı Hırvatların ayrı ayrı kontrollerinde olan bölgeler bırakmıştır. Bosna savaşını sona erdiren Dayton Barış Anlaşması ise, ülkeye biçtiği idari yapılanma içinde adeta etnik çizgilere göre şekillenen iki entite, on kanton ve bir özerk bölgenin varlığına müsaade ettiği için, Bosna-Hersek’teki etnik bölünmüşlüğü yasallaştırmıştır. Buna bağlı olarak, Dayton Barış Anlaşması’nın bir eki niteliğinde olan Bosna-Hersek Anayasası’ndaki bazı maddeler yüzünden, devlet çapındaki kurumlar yeterince işlevsel olamamaktadır. Örneğin Anayasa’nın 4. maddesinin 3. fıkrasında, Bosna-Hersek Meclisi’nde bir kararın alınabilmesi için, her iki entiteden gelen milletvekillerinin belli yüzdesinin o karara onay vermesi şart koşulmaktadır. İşte bu sebepten dolayı, Bosna-Hersek’in devlet düzeyindeki meclisinde tıkanıklıklar bulunmakta ve farklı etnik grupların temsilcilerinin çok az konuda uzlaşabiliyor olmaları yüzünden, daha köklü reform kararları alınamamaktadır. Diğer taraftan Anayasa Bosna-Hersek vatandaşlarına değil, adeta entitelere üstünlüğü tanıdığı için 4. ve 5. maddelerinde temel insan haklarını bile ihlal eden ifadeler bulunmaktadır. Genel olarak Bosna-Hersek’te var olan iki entitenin kurumları devlet düzeyindeki kurumlardan daha güçlüdür. Bu yüzden, Bosna-Hersek’ in AB’ye üye olma çabaları doğrultusunda Brüksel’in muhatap alacağı tek bir adres bulunmamaktadır(3).


Savaş sonrası etnik ve dini ayrışmanın arttığını vurgulayan Başbakan Mujezinoviç, “yaşanan acılar insanların dine ve etnik kimliklerine daha sıkı sarılmalarına yol açtığını” belirtti. “Her ne olursa olsun, Bosna-Hersek çatısı altında bir arada yaşamak zorundayız” diyerek bu ayrışmanın artmasının sebebi olarak “savaş suçlularına” dikkat çekmiştir: “Etnik ayrışmanın artmasında savaş suçlularının payının büyük olduğunu düşünüyorum. Çoğu mahkemeye çıkarılsa da, hala aramızda savaşta suç işlemiş ve bir gün tanınma korkusu ile yaşayan insanlar var ve onlar ayrılığı derinleştirmeye çabalıyor insanlar kaynaşmasın diye. Çünkü kaynaşırsa, kendileri geçmişte yaptıklarının hesabını vermek zorunda kalacak. Ülkenin her iki tarafında da radikal milliyetçi partiler seçim kazandı. Her iki tarafta da, ‘Sizi ve çıkarlarınızı koruyacağız’ söylemi prim yapıyor. Kime karşı koruyorsunuz? Diğer etnik gruplara. Bu da etnik kimliğin ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor (4)”.


İlişkilerin Normalleştirilmesi
Savaşın üzerinden 15 yıl gibi bir sürenin geçmesinin ardından bu coğrafyada yaşayan devletlerin AB, NATO gibi ulus üstü ve uluslar arası örgütlere katılarak uluslar arası arenada yer alma yönünde gösterdiği çabalar, bir anlamda ilişkilerin normalleştirilmesi gerekliliğini de ortaya koymaktadır.


Bu noktada, Sırbistan uzlaşmaz bir tavır sergilerken; Belgrad’ ın aksine Hırvatistan, son yıllarda Bosnalı Hırvatlara ülkelerinin Bosna-Hersek, başkentlerinin ise Zagreb değil, Saraybosna olduğunu hatırlatıp durmaktadır. Bu yöndeki tutumlarıyla Hırvatistan, Balkanlar’daki barış ve güvenlik ortamının sağlanmasında kilit önemde bir ülke olabileceğini ispatlamıştır. O yüzden Bosna-Hersek’e karşı izlediği politika çerçevesinde Ankara’nın Zagreb ile de bir ittifak ilişkisine girmiş olması son derece anlamlıdır. 1993 yılında Boşnaklar ile Bosnalı Hırvatlar arasında beliriveren çatışmaların sona erdirilmesi konusunda da Türkiye benzer bir strateji izlemiş ve Hırvatistan ile ortak girişimlerde bulunmuştur(5).


Türkiye’nin Sürece Katkısı
24 Nisan 2010 tarihinde İstanbul’da Türkiye, Sırbistan ve Bosna-Hersek Cumhurbaşkanları arasında Üçlü Balkan Zirvesi düzenlendi. Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ nun Sırbistan ve Bosna-Hersek’teki meslektaşlarıyla başlattığı “ayda bir araya gelme geleneği”nin, eninde sonunda üç ülkenin Cumhurbaşkanlarını da bir araya getireceği belliydi. Yine de, İstanbul’daki Üçlü Balkan Zirvesi’nin tarihi sürpriz oldu denilebilir. Böyle bir zirvenin bir an önce düzenlenmesine iki temel sebepten dolayı ihtiyaç duyulmuş olabilir. Birincisi, Bosna-Hersek’in eski Cumhurbaşkanı yardımcılarından Eyup Ganiç’in Belgrad’ın isteği üzerine Londra’da tutuklanmış olmasının Saraybosna’ da büyük tepkiyle karşılanması. İkincisi de Avrupa Birliği dönem Başkanı İspanya’nın girişimiyle 2 Haziran 2010’da Saraybosna’da düzenlenmesi gereken Avrupa Birliği-Batı Balkanlar Zirvesi’nin başarılı geçmesini sağlamaktır (6).


Bosna- Hersek’in AB’ye ve NATO’ya Üyeliği
Pek çok Bosnalı siyasetçilerin sıkça vurguladığı husus, Bosna- Hersek’in güvenliğinin ve istikrarının ancak ve ancak AB ve NATO’ya üyeliği ile sağlanabileceği yönündedir. Bu bağlamda Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj, “AB ile İstikrar ve Ortaklık Anlaşması'nı imzaladık. Seneye üyelik başvurumuzu resmen yapacağız. Bosna-Hersek'in istikrar ve güvenliği ancak AB ve NATO'ya üye yapılırsa sağlanabilir. Bu çerçevede bizim BM Güvenlik Konseyi'nin geçici üyeliğine seçilmiş olmamız da bugüne dek elde ettiğimiz en büyük diplomatik başarılar arasında. Burada Türkiye ile beraber önleyici diplomasi üzerine çalışıyoruz. Bizim yaşadığımız gibi problemler patlamaya dönüşene dek beklenmemeli. Bosna'da 250 bin kişi bu yapılmadığı için öldü (7)” diyerek, gerçekleştirilmesi istenen üyeliklerin önemini ortaya koymuştur.


AB ve ABD’nin Sürece Bakışı
Avrupa Birliği ve Dayton Antlaşması’nın mimarı olan ABD gibi bölgesel ve küresel aktörlerin Balkanlarda yaşanan bu süreci nasıl değerlendirdiklerine bakacak olduğumuzda, AB’nin “Balkanizasyon”(8) kavramının anlamının adeta içini boşaltmasının yolunu, Sırbistan’ı temel alarak sağlayabileceği yönünde görüşler hakimdir. Bu açıdan değerlendirildiğinde AB’ nin, Kosova ve Bosna-Hersek ’teki düzensizliği, salt Sırbistan’ın demokratikleşmesini destekleme adına görmezden geldiği belirtilmektedir. Hatta Kosova sorununa öncelik verilerek, Bosna- Hersek’teki istikrarsızlık uzunca bir süre görmezden gelindiği ifade edilmektedir.


Sırpların uzlaşmaz nitelikteki tutumunun ardında Dayton Antlaşması ile bölgede yaratılan sistemin yer aldığına dikkat çekilmektedir. Bu noktada bir uzlaşı ikliminin yaratılmasını “olanaksız” şeklinde değerlendirenler de mevcuttur. Dayton Antlaşması’nda yaratılan düzenden bahsetmişken, savaşı durdurma noktasında etkin olan bu Antlaşma’nın, savaş sonrası bölgede yarattığı düzen açısından ne denli adaletli olduğu hala tartışılan bir unsurdur. Çünkü savaşın baş sorumlusu olan Sırpların, bugün Bosna- Hersek topraklarında %49 gibi bir oranla temsil edilmesi, Boşnaklara yönelik gerçekleştirilen katliamların ve hatta Srebrenitza’da yaşanan soykırımın bir “ödül”ü gibidir. Bu durum, insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi ilkeler temelinde yükselmesi hedeflenen “Avrupa Değerler Sistemi”ni de sorgulanır hale getirmektedir.


Bir diğer önemli husus ise; AB’nin Sırbistan vatandaşlarına tanıdığı “serbest dolaşım hakkı”dır. 15 Haziran 2009 itibariyle tanınan bu hak, “Bosna-Hersek’ in bütünlüğüne vurulmuş bir darbe” olarak nitelendirilmektedir. Bir yanda Sırbistan pasaportlu Sırplar, bir yanda ise Hırvatistan pasaportlu Hırvatlar “AB havucu”na ulaşmışken; Boşnaklar AB tarafından cezalandırılıyormuş gibi bir hava oluşturulmuştur. Çünkü Bosnalı Hırvatlar için Bosna- Hersek’ in toprak bütünlüğü ya da AB ve NATO üyeliği için gerçekleştirmesi gereken reformlar tamamen önemsizleşmişti. Sırplar ise zaten kendilerini Saraybosna’dan ziyade Belgrat’ a bağlı hissediyordu, yeni pasaportlar ile Sırbistan bir kez daha önem sıralamasında öne geçmiştir. Bu bağlamda, ülkeyi bir arada tutacak ortak bir hedefin kalmadığı (9) ifade edilmektedir.


Bölgede istikrarın sağlanması, savaşın izlerinin bir nebze olsun silinmesi anlamında ABD ve AB’nin ne denli başarılı olduğu sorgulanmalıdır. Çok taraflı bir sorunda çözüm tek bir tarafın merkez alınması ve ona öncelik tanınmasından değil; aksine, bütün taraflar arasında uzlaşının sağlanmasından geçmektedir. Ancak yakın tarih dikkatli bir şekilde incelendiğine savaşın sorumlularından Karadziç’in Lahey’de yaptığı savunmada söylediği “meşru müdafaaydı” ifadesinin aksine, Dayton Antlaşması ile bir anlamda “yüz bini aşkın insanın öldürülmesi, yine çok sayıda insanın göçe zorlanması gibi 21. yy. a yakışmayan hadiselerin yaşanması” bizzat Batı tarafından görmezden gelinmiştir. Bir sorunun görmezden gelinmesi, o sorunla yüzleşilmesinin “ötelenmesi”nden başka bir şey değildir aslında. Ne kadar direnirseniz direnin, eninde sonunda halının altına süpürdüğünüz o sorun, karşınıza çıkacaktır. Bugün Balkan coğrafyasında savaştan doğrudan etkilenen unsurlar (Boşnaklar, Hırvatlar vs.) ile AB ve ABD arasında yaşananlar da bu durumun bir tezahürüdür. Türkiye’nin son dönemde öne çıkan Balkanlara yönelik aktif politikası, ABD ve AB gibi güçlü aktörlerin bu coğrafyada yaşanan gelişmeler noktasında süregelen basiretsizliklerinin karşısında anlam kazanmaktadır. Milliyetçi söylemlerinden bir türlü vazgeçmeyen Sırbistan’ın özellikle Kosova’nın bağımsızlığının uluslar arası arenada önemli ölçüde kabul görmesi sonrasında bir anlamda dizginlenmesi, ancak diplomatik girişimler ile sağlanabilecektir.


Türkiye’nin Balkanlara uzattığı el, savaşın baş mağdurunun “Bosna- Hersek” olduğunun küresel ve bölgesel güçlere hatırlatılmasını ve Bosna- Hersek’te yaşayan etnik unsurlar açısından en ideal çözümlerden biri olan “bir arada yaşama”nın devamlılığını sağlayarak, yeni bir çatışmanın doğmasının önüne set çekebilir.

 


Notlar
(1) Muzaffer Vatansever, “Türkiye Bosna-Hersek için irade oluşturabilir mi?”, http://www.usakgundem.com/, (Erişim Tarihi: 11 Mayıs 2010)
(2) Batısında Müslüman Boşnaklar ile Hırvatlar’ ın oluşturduğu Bosna Hersek Federasyonu (Federacija Bosna Hercegovina), doğu ve kuzeyinde ise ağırlıklı olarak Sırplar’ dan oluşan Sırp Cumhuriyeti (Republika Srpska) yer almaktadır. Bkz. TÜSİAD International, “Sırbistan ve Bosna- Hersek Raporu 2007” , http://www.tusiad.org.tr/, (Erişim Tarihi: 11 Mayıs 2010.)
(3) Erhan Türbedar, “Bosna- Hersek Açılımının Geleceği”, http://www.tepav.org.tr, ( Erişim Tarihi: 11 Mayıs 2010).
(4) Şenay Yıldız, “Barut Fıçısı Bosna- Yazı Dizisi”, http://www.aksam.com.tr/ (Erişim Tarihi: 11 Mayıs 2010)
(5) Erhan Türbedar, “2010 Yılına Girerken Bosna- Hersek”, http://www.tepav.org.tr/, (Erişim Tarihi: 11 Mayıs 2010).
(6) Erhan Türbedar, “Üçlü Balkan Zirvesi’nin Nedenleri ve Önemi”, http://www.tepav.org.tr/, (Erişim tarihi: 11 Mayıs 2010).
(7) Şenay Yıldız, “Barut Fıçısı Bosna- Yazı Dizisi”, http://www.aksam.com.tr/ (Erişim Tarihi: 11 Mayıs 2010)
(8) Balkanizasyon; “ilk kez Balkanlar’da meydana gelen küçük etnik yapılanmaların daha sonraları mikro milliyetçiliğe dönüşmesiyle beraber büyük devlet ya da imparatorluk düzeninin parçalanmasını” ifade etmektedir. Bkz. Anıl Çeçen, “Balkanlar ve Balkanizasyon”, http://www.2023.gen.tr/agustos2007/2.htm, (Erişim Tarihi: 12 Mayıs 2010)
(9) Bkz. Gözde Kılıç Yaşın, “Bosna- Hersek Zirvesi: Beşinci Üçlü Danışma Toplantısı”, http://www.turksam.org/tr/yazdir1915.html, ( Erişim Tarihi: 11 Mayıs 2010).

Back to Top