Yükselen Güç Hindistan

A- A A+

21. yüzyılın başlarından itibaren Hindistan, Üçüncü Dünya Ülkeleri arasından sıyrılan yeni ekonomik ve askeri güçler uluslararası arenada varlığını hissettirmeye başladı. Zaten bir milyardan fazla nüfus, 2000 yıllık kültür, dikkat çekici büyüme hızı, sayısı 100 milyona varan bir orta sınıf, resmi dil niteliğindeki İngilizce, bu temel üzerine inşa edilen uluslarüstü nitelikte bilgi sanayisi, güçlü film endüstrisi, uluslararası yasaklara meydan okuyan nükleer silahlanma, Avrasya, Orta ve Uzakdoğu arasında bulunmanın getirdiği stratejik önem, etnik, kültürel ve dinsel çeşitliliği çevreleyen modern demokrasi ve dünyanın dört bir yanındaki nüfuzlu diaspora göz önüne alındığında Hindistan’ın uluslararası alandaki yükselişi şaşırtıcı değildir.

 


1947 yılında İngiltere’den bağımsızlığını kazanan Hindistan, bugün nüfusu nedeniyle dünyanın en büyük demokrasisi kabul edilmektedir. Ülkenin kurucu ve en önemli partisi merkez sol eğilimli, aynı zamanda da Gandi ve Nehru’nun partisi olan Hindistan Ulusal Kongre Partisi’dir. Bugün, genelde seçimler Hindistan Ulusal Kongresi ile merkez sağdaki Bharatiya Janata Partisi arasında geçmekle birlikte, parlamentoya en az 20 parti girmekte ve koalisyon hükümetleri için söz konusu partilere ihtiyaç duyulmaktadır. 2004 yılı Mayıs ayında başbakanlığa atanan Manmohan Singh, Hindistan tarihindeki ilk Sih başbakan unvanına sahip oldu . Ayrıca, 2007 yılı seçimlerinde Ulusal Kongre partisi adayı Pratiba Patil ülkenin ilk kadın cumhurbaşkanı olarak görevine başladı. Tüm bu ilkler şüphesiz ülkenin demokratik gelişiminin bir sonucu olarak görülmelidir.

 


Hindistan 1980’lerden bu yana, pazar ekonomisine doğru, yavaş fakat emin adımlarla ilerlemeye başladı. Pazar ekonomisine geçişte katı koruyucu yasalar ile maddi destek sağlayan politikalar birlikte yürüdü.  Son yıllarda, Hindistan dünyanın en hızlı büyüyen ve en dikkat çeken ekonomilerinden biri haline geldi. Ekonomik kalkınmaya Çin’den daha sonra başlamışolmasına rağmen bugün geldiği nokta, en az Çin kadar dikkat çekicidir.

 

 

Hindistan’ın bugün geldiği noktada iyi eğitilmiş genç nüfusun, bilişim sistemleri ve enformasyon teknolojilerinde yakalanan başarıların önemi şüphesiz yadsınamaz. Bu durum, ülkeyi dünyanın en önemli ileri teknoloji merkezlerinden, bilişim havuzlarından biri haline getirmiş, iletişim teknolojileri ve bilgisayar şirketleri burada dünyanın ikinci büyük silikon vadisini oluşturmuştur.  Ama hala milli gelirin % 60’ının tarıma dayalı olduğu ve halkın büyük kısmının tarımla geçimini sağladığı unutulmamalıdır .

 


Hindistan bütün bu gelişmelerinin yanı sıra son on yılda güçlü bir dış politika izledi. Rusya ile ekonomik ve askeri işbirliğini arttırdı. Rusya’dan alınan askeri araçlar Hindistan’ın gücünü arttırmak, etki alanını genişletmek için önemliydi. Hint Hükümeti çeşitli Asya ülkelerine yüksek düzeyde siyasi ziyaretler yaptı ve ekonomik ilişkilere girdi.  Ayrıca Hindistan son yıllarda savunma, stratejik ortaklık ve enerji konulu pek çok ikili anlaşma imzalamıştır: Bangladeş, Bhutan, Maldivler, Nepal, Pakistan ve Sri Lanka ile Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nı kuran anlaşma (South Asian Association for Regional Cooperation), Pakistan’ı koruyucu politikasına rağmen ABD ile stratejik işbirliği, İsrail ile ekonomik ve askeri ilişkilerinden ödün vermeden Körfez ülkeleri, İran ve Arap dünyası ile stratejik işbirliği, Rusya,  Çin, Japonya ve Avrupa Birliği ile ayrıcalıklı ortaklık, Brezilya ve Güney Afrika ile India Brazil South Africa (IBSA) adı altında ayrıcalıklı  ortaklık… vb. Bu anlaşmalar dışında, Bağlantısızlar Hareketi ve Commonwealth’deki yeri de Hindistan dış politikası açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, Rusya ve Çin’in üyesi olduğu Şanghay İşbirliği Örgütü ile son zamanlarda gelişen ilişkileri de dikkat çekicidir.

 

 

Hindistan gibi kalabalık bir ülke için enerji, petrol ve doğal gaz büyük önem taşıyordu. Bu nedenle, ilgi duyduğu Orta Asya petrolü ve doğal gazı konusunda da aktif bir politika izledi. Buna göre, Orta Asya’yı Hint topraklarına bağlayacak boru hatlarından ilkinin İran ve Pakistan üzerinden, ikincinin Türkmenistan’dan başlayarak Afganistan ve Pakistan üzerinden ve üçüncünün de Myanmar’dan başlayarak Bangladeş üzerinden geçmesi planlanıyor. Böylece petrol ve doğalgaz kaynaklı bir bölgesel yakınlaşma ve işbirliği sağlanması da amaçlanıyor.

 


Askeri alana gelince, Hindistan başbakanı Cavaharlal Nehru, Asya’daki Çin üstünlüğü ve Keşmir sorunu nedeniyle orduya büyük önem veriyordu. Eski ve köklü bir orduya sahip olmakla birlikte kolonizasyon döneminden gelen İngiliz etkisini ordu üzerinden silmek ve orduyu daha da güçlendirmek istiyordu. İlk nükleer araştırmalar bu kaygının ürünüydü. Nitekim Hindistan 1974’te ilk nükleer denemesini gerçekleştirdi. Fakat bu deneme dünyanın tepkisini çekmekte gecikmedi,

 


Fakat bugün gelinen noktanın ne derece farklı olduğunun en belirgin göstergesi, 2 Mart 2006’da başbakan Manmohan Singh ile Amerikan başkanı George Bush arasında imzalanan ve Amerika'nın Hindistan'a yönelik 30 yıllık nükleer ticaret ambargosunu sona erdiren Nükleer İsbirliği Anlaşması’dır (US-India Civil Nuclear Cooperation Initiative). Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle Hindistan, sivil nükleer ticaret alanında işbirliği yapılan ama Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşmasını imzalamamış tek devlet olmuştur.

 

 

Soğuk savaş yıllarında, hem Asya’nın komünist bloğa yakınlaşmasından endişe duyan ABD hem de Çin etkisine karşı dengeyi sağlama ve ekonomik, stratejik açıdan güçlenme kaygısındaki SSCB, Bağlantısızlar grubunda yer almayı tercih eden Hindistan’ı kendi bloklarına katma yarışı içerisindeydi. Günümüzde konjonktür Soğuk savaş yıllarından oldukça farklı olmakla birlikte, bugün yine Hindistan, ABD ve Rusya (Şanghay İşbirliği Örgütü baz alınarak Rusya-Çin ittifakı) arasında tercih yapmak durumunda kalmıştır.

 


Hindistan, Birleşik Amerika ile artan ve dinamik ekonomik bağlara sahiptir. Fakat Rusya ve Çin ile koalisyona girmeyi tercih etmesi için yine de sebepleri vardır. Rusya ve Çin, Hindistan'ı da kuracakları ittifaka katılmaya davet edecek olurlarsa, bu üç büyük güç birlikte Avrasya'ya egemen olur. (Bu noktada İngiliz coğrafyacı John Mackinder’in ünlü Heartland "merkez bölge" teorisine atıf yapılabilir. Bu teoriye göre Avrasya’ya hâkim olan dünyaya hâkim olur.) Üstelik her bir devlet, karada yeterince güvende olacağından, bölgesel ve hatta küresel ölçekte etkili olabilecek bir "açık deniz" donanması inşa etmeye yöneltebilir. Sürdürülebildiği takdirde bu koalisyon, toplamda ABD'ye meydan okuyabilecek gerçek bir süper gücün askeri kapasitesini oluşturabilir.

 


Şüphesiz, 2000 yılındaki başkanlık seçimi sırasında Foreign Affairs’de yayımlanan makalesinde Condoleezza Rice’ın “Hindistan Çin’in hesaplarına dâhil ettiği bir elemandır ve Amerika’nın hesaplarına da dâhil olmalıdır”  demesi boşuna değildir. ABD bu ihtimalin farkındadır ve bu nedenle giderek yoğun bir biçimde Hindistan'la ilişki kurma peşindedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki Hindistan bugün için Hint Okyanusu havzasında Avustralya'yı bile geride bırakan en büyük deniz gücüdür. Amerika’nın Basra Körfezi’ndeki çıkarları ve ABD donanmasının Körfez limanlarına Hint Okyanusu yoluyla eriştiği göz önüne alındığında Hindistan ile iyi ilişkiler kurmak uzun vadede Birleşik Devletler’in yararına olacaktır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top