Geleceğin Süper Gücü Çin

A- A A+
Dünya ekonomi tarihinde çeyrek yüzyıl içinde hiçbir ülke Çin kadar hızlı büyüyemedi. Vatandaşlarının yaşam standardını bu kadar hızla yükseltemedi. Çin Soğuk Savaş sonrasında mevcut kapasitesini ve küreselleşmenin sağladığı imkânları gerçekçi ve akılcı bir şekilde değerlendirdi.

Tutucu ve kalıplaşmış politikaları bir tarafa bıraktı. Değişen koşullarda sahip olduğu özelliklerden azami faydalanacak şekilde yeni politikalar belirledi ve bunları başarıyla uyguladı. Bu sayede Çin, sadece uluslararası ticaret ve yatırımda değil, küresel jeopolitik rollerin belirlenmesinde, enerji güvenliği ve çevre kirliliği senaryolarında ve yeni toplum mühendisliği çabalarında dünyamızın dengelerini temelden etkilemeye başladı. Çin’in başarısının sırrı neydi? Böylesine büyük bir atılımı hangi politikalar ile gerçekleştirdi? Dünya güç merkezlerinin bu gelişmeyi engellemeye yönelik politikalarını nasıl önledi? Gelecekte Çin’in karşılaşabileceği senaryolar nelerdir? Çin bunların üstesinden gelebilecek mi? Çin’in bu başarısından örnek alabileceğimiz uygulamalar nelerdir?

Çin Komünist Partisi, 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra tüm sistemi kendi ideolojisine göre şekillendirdi. Çin’de 1949 sonrasında iki farklı ekonomik kalkınma politikası uygulandı. Mao döneminde (1949–1976) uygulanan yüksek düzeyde merkeziyetçiliğe dayanan “Planlı Ekonomi” ve Deng döneminde uygulanmaya başlanan dışa açılma ve reform politikası sonucu geliştirilen “Çin Tarzı Sosyalist Piyasa Ekonomisi”.

1950’lerden itibaren uygulamaya konulan yüksek düzeyde merkeziyetçiliğe dayanan planlı ekonomide ülkenin mali ve maddi kaynakları ile teknolojik gücü önemli projelere tahsis edildi ve kaynakların akılcı dağıtımı sağlandı. Bölgesel ekonomiler arasında yeniden denge kurularak sanayileşme için temel oluşturuldu. 1949’dan 1956’ya kadar olan dönem içinde sosyalist dönüşüm büyük ölçüde gerçekleştirildi. 1957-1966 arası sosyalist yapılanma tamamlandı. Mayıs 1966’da başlayıp Ekim 1976’da son bulan ve ülke ekonomisinde ciddi başarısızlıklara ve tahrip edici kayıplara yol açan “Kültür Devrimi” döneminde ise, diğer alanlarda olduğu gibi ekonomi alanında da çok yanlış uygulamalar oldu. Ekonomik kalkınmanın kapsamının sürekli genişlemesi ve ekonomik yapının giderek daha karmaşık bir hale gelmesi ekonomik sistemin kusurlarını ortaya çıkardı.

Mao’nun 1976’da ölmesini müteakip Kültür Devrimine son verildi. Kısa süren iktidar mücadelesinden sonra Deng Xioaping yönetime geldi. Deng, tarım komünleri, materyal denge planlaması, sadece iç üretimdeki boşlukları doldurmak için yapılan dış ticaret ve fiyat kontrolü gibi Stalinist temeller üzerine kurulu ekonomi politikalarını reddetti. Çin’in aşması gereken en önemli probleminin “ekonomik gelişme” olduğu belirtildi. Reform, ilk önce taşrada başladı. Kırsal kalkınmadaki başarılı uygulamalar, bütün ekonomik sistemin yeniden yapılandırılması kararı için olumlu koşullar yarattı ve deneyim kazandırdı. Ekim 1984’te Çin Komünist Partisi (ÇKP) 12. Merkez Komitesi Toplantısında Ekonomik Sistemin Yeniden Yapılandırılması Kararı alındı ve Ekonomik sistemde kentsel merkezli aşamaya geçildi. Mülkiyet yapısında değişiklik yapıldı. Fiyat reformu uygulandı ve piyasa sistemi geliştirildi. Bir dizi reforma başlandı: Planlama kamu maliyesi ve bankacılık sistemlerinde reformların uygulanması ve makro-ekonomik yönetimin aşamalı olarak en işlevsel hale getirilmesi. Doğrudan planlamaya dayalı yönetimin kapsamının daraltılması, piyasanın belirleyici rolünün buna uygun olarak güçlendirilmesi. Çin’in dış ticaretinin uluslararası uygulamalar ve Çin’in somut durumuna uygun olarak sürdürülmesi. İhracat sübvansiyonları ve ithalat vergilerinin kaldırılması, ticari mallara ilişkin kotalar ve lisans zorunluluklarının önemli ölçüde azaltılmış olması ve zorunlu ithalat ve ihracat planlamasına son verilmesi. Gelir dağıtım sisteminin ıslah edilmesi, “Herkese çalışmasına göre” ilkesinin korunmasıyla birlikte, çok çeşitli gelir dağıtımı biçimleri kullanılması. Sıralanan reformlar sosyalist piyasa ekonomisi sisteminin oluşturulmasının önünü açtı.

Mart 1993’te toplanan 8.Ulusal Halk Kongresinin Birinci toplantısında kabul edilen anayasa değişikliği ile “Çin Tarzı Sosyalist Piyasa Ekonomisi”nin uygulanması anayasal güvence altına alındı. Kasım 1993’te ÇKP 14. Merkez Komitesinin 3. toplantısında “Çin’in Çin Tarzı Sosyalist Pazar Ekonomisi, temel sosyalist sistem ile yakından bağlantılıdır”, başka bir deyişle “devlet tarafından makro düzeyde kontrol edilen piyasa, kaynakların tahsisi için temel araç işlevi görecektir” şeklinde karar alındı. Bu yaklaşım Çin’in ekonomik yapısal reformu için genel plan ve eylem programı oldu. Bu kararda beş ana reform alanı belirlendi: devlete ait şirketlerin anonim şirket haline getirilmesi, finansal sistem reformunun tamamlanması, mali reform yapılması, yatırım ve ticaret sisteminin geliştirilmesi. Faydacı bir yaklaşımın benimsendiği bu dönemde, ekonomi politikaları, somut veriler temel alınarak uygulanmış ve bütün ülke için tek bir program yerine her coğrafi bölge ve ekonomik sektör için kendi koşullarına uygun programlar hazırlanmıştır. Bu dönemin bir diğer özelliği ise yabancı sermaye girişleri ve dış ticaretin önem kazanmaya başlamasıdır. Yine bu dönemde bazı mal ve hizmetlerde piyasa kuralları işlemiş ve ikili bir fiyatlandırma sistemi oluşturulmuştur. Tüm dünyada uygulandığı üzere, kısıtlamalar kaldırılmış ve tüm fiyatlar piyasa koşularına göre serbestçe belirlenmeye başlanmıştır. Bu dönemde gündeme gelen bir diğer gelişme ise, gerek kamu kökenli işletmeleri finanse etmek, gerekse uygulanan serbest piyasa ekonomisinin gereği olarak ortaya çıkan artı değeri vergilendirmek amacıyla bir bankacılık sisteminin kurulması arayışı başlamıştır.

1997-2002 yılları arasında ise büyümede mutlak bir düşüş ve buna bağlı olarak fiyatlarda durgunluk yaşanmıştır. Büyümedeki mutlak düşüşün arkasında pek çok karmaşık neden olsa da, asıl neden verimsizlik veya teknolojik başarısızlıktır. Reform ve kalkınma süreci başladığında kamu iktisadi teşekkülleri ile özel teşebbüsler arasındaki verimlilik/teknoloji farkları çok fazla değildir. Buna bağlı olarak bu dönemde yapılan desteklemeler kamu iktisadi teşekküllerinin faaliyetlerini sürdürebilmeleri için yeterli olmuştur. Ancak geçen zamanla birlikte bu ikisi arasındaki farklar derinleşmiş ve sonuçta kamu iktisadi teşekkülleri kaybeden taraf olmuştur. Kamu iktisadi teşekkülleri artık sadece devletin mali destekleri ve düşük faizli banka kredileri ile ayakta kalabilir hale gelmiştir. Bu dönemde kamu iktisadi teşekküllerinin finansal pozisyonları kötüleşmiş ve karlılık oranları da azalmıştır. Kamu iktisadi teşekküllerindeki karlılık oranları 1987’de %8’lerden, 1994’te %2’lere düşmüştür. 1996’nın ilk çeyreğinde ise, Kamu iktisadi teşekkülleri ilk defa bir bütün olarak zarar etmiştir. Bankalar açısından geri dönmeyen krediler büyük bir miktara ulaşmıştır. Yüksek borç oranlarının sebebi, ekonominin büyüme hızının azalmasıyla birlikte, işletmelerin borçlarını ödemede zorlanmalarıdır. Bu nedenle, bankalar geri ödeme dönemlerini uzatmayı veya yeni krediler sağlamayı reddettiğinde işletmeler iflasla karşı karşıya kalmışlardır. Çin’in oldukça geri üretim teknolojisine sahip olması yerel yönetimleri bu teknolojik açığı kapatmak için öncelikli strateji olarak, dış yatırımları çekmeye zorlamıştır. Bu nedenle yapılan teşvikler ise ülkede aşırı kapasite fazlasının oluşmasına neden olmuş ve sonuçta büyüme hızları düşmüştür. 1996 ve 1997 yıllarında ortaya çıkan bu sorun, hem ülke içi talep hem de krizin yarattığı dış talep eksikliğiyle daha da artmıştır. Kapasite fazlasının bir başka nedeni olarak da 1991’den beri ülke içi tasarruf oranının %500 artması, fiyatlar üzerine sürekli düşürücü baskı yaparak deflasyon sorununu gündeme getirmiştir. Deflasyonist ortam kârları eriterek yatırımları azaltmış, doğal olarak da büyüme yavaşlamıştır.

1997’de benimsenen “büyük olanı tut, küçüğü bırak” politikası çerçevesinde verimsiz olan küçük kamu işletmeleri özelleştirilmiş, büyük olanlar ise ekonomideki ağırlıklarına bağlı olarak devletin idaresinde kalmaya devam etmiştir. Bu uygulamayla Çin, eski Sovyet Cumhuriyetleri’nin toplu özelleştirme deneyimlerinden kesin biçimde ayrılır ve sonuçlar Çin’in başarısı olarak nitelendirilebilir. Çin’in söz konusu uygulamalarında, dünyada esen küreselleşme rüzgârları, dünya ölçeğindeki ekonomik gelişmeler ve krizlerin de etkisi büyüktür.

2003 yılından sonra ise ekonomide aşırı ısınma eğilimleri görülmeye başlamıştır. “Ekonomide aşırı ısınma” kavramı, talep fazlasının olduğu ve bu talebin enflasyonist baskı yarattığı durumda kullanılır. Ancak, Çin’de arz-talep eş zamanlı arttığı için sorun fiyat artışları olmaktan çıkmış, bunun yerine yatırımlardaki aşırı artışlar endişe verici boyutlara gelmiştir. Bu dönemdeki yatırım artışlarının nedeni ise, devlet denetiminde olan bankaların verimli kredi dağıtamamalarıdır (Çin’de bankacılık sektörü %100 devlete aittir. Kaynak ise vatandaşların tasarruflarıdır ve kredilerin tamamı kamu iktisadi teşekküllerine gitmektedir). Burada batık krediler toplamın yaklaşık olarak %50’sini oluşturmaktadır. Bu özellikteki bir ortamda şirketler kâr edemedikleri durumlarda bile büyümeye ve işlemlerini ucuz kredilerle finanse etmeye devam etmişlerdir. Diğer taraftan arazi fiyatları da bu eğilimi takip etmiştir. Çin ekonomisinin bu aşamasına egemen olan “ekonomiyi soğutma” çabası, sözü edilen bu batık kredilerin ve oluşan getiri (rant) ekonomisinin önüne geçebilmek için gündeme gelmiştir. Nitekim 2004 yılında Başbakan Jiabao ekonomiyi soğutmak için güçlü tedbirler alınması gerektiğini vurgulamıştır. Başbakanın uyarısının ardından banka kredilerine sınırlandırmalar ve yatırım projelerine de daha sıkı denetimler getirilmiştir. Buna bağlı olarak, firmalar üretim yapabilmek için daha az borç, daha fazla öz sermaye kullanmak zorunda kalmışlardır. Bu amaçla mali disiplin uygulaması ve değer artırma (revalüasyon) gündeme getirilmiştir.

Alınan önlemlerle birlikte Çin, ekonomide aşırı-ısınma eğiliminden çıkmayı başarmıştır. İzleyen yıllarda ekonomi ortalama %9 büyüme oranlarını yakalamıştır. Sırasıyla 2003 yılında yüzde 9,3, 2004’te 9,2, 2005’de 9,9, 2006’da 10,7, 2007’de ise 11,4’lük büyüme rakamlarına ulaşmıştır. Bu dönemde dünya ortalaması yüzde 5’ler civarında büyürken Çin ekonomisi ortalama yüzde 10’lar civarında büyümüştür. GSYİH’sı satın alma gücü paritesine göre 12 trilyon dolar civarındadır ve yarattığı bu değer ile ABD’nin ardından dünyanın ikinci büyük ekonomisidir. Çin’in GSYİH’sı reel kurlara göre ise 3 trilyon dolar civarındadır; Çin bu değerle ise ABD, Japonya’nın ardından dünyanın üçüncü büyük ekonomik gücüdür.

Çin, dış yatırımlar ve ithalat açısından, dışa bağlı bir ülke olmasına karşın dünyada bütçesi fazla veren nadir ülkelerden biridir. 200 milyar dolara yakın dış ticaret fazlası vardır. Geçen yıl Çin ABD ve Almanya’dan sonra dünyanın üçüncü büyük tüccar ülkesi olmuştur. Dış ticareti 1970’lerin sonunda $20 milyar iken 2000’de $475 milyara, 2006 sonunda da $1,760 milyara yükselmiştir. Sadece ucuz mal ve ürün ihracı değil yüksek teknoloji ürünleri de satmaya başlamıştır. 1978’de neredeyse hiç doğrudan yabancı sermaye yok iken geçen yılın sonunda 60 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye eşiğini aşmıştır. Toplam stoku 600 milyar doları, Döviz rezervleri ise 500 milyar doları geçmiştir.

Uluslararası Para Fonu’na ve Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan Çin’de halen 450.000’in üzerinde yabancı şirket faaliyet göstermektedir. Bunlar Çin’in toplam ihracatının yarıdan fazlasını gerçekleştirmektedir. Uluslararası yatırımların son üç yılda neredeyse yarıdan fazla azaldığı, dünya ekonomisinin gerilediği dikkate alındığında, Çin’in bu performansı gerçekten de etkileyicidir.

OECD’de yapılan projeksiyonlar, halen satın alma gücü paritesi göre dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü olan bu ülkenin 2020’ye kadar «yeni ekonomik süper güç» olabileceğini ortaya koymaktadır. Goldman Sachs’ın bir çalışmasında, çok ciddi bir siyasi-ekonomik bunalım, ya da doğal felaket çıkmaması ve büyümesini sürdürülebilir kılması durumunda, Çin’in 2050’de $44 trilyonluk GSMH büyüklüğüne ulaşacağını ve ABD’yi geride bırakacağını öngörmektedir.

Başbakan Wen Jiabao Ulusal Halk Kongresi’nin açılışında yaptığı konuşmada “artık ekonomik büyüme modelimizi değiştirme zamanı geldi” demiştir. Bu açıklamada; büyümenin zengin-yoksul ayrımını derinleştirdiği, toplumda gerilimlere yol açtığı, enerji güvenliği ve ekolojik tahribat nedenleriyle Çin’e ağır maliyetler getirdiği belirtilmekte, “ne pahasına olursa olsun büyüme” anlayışının terk edileceği mesajı verilmektedir. Son aylarda Çinli ekonomistler de “dengeli kalkınma”, “büyümenin kalitesinin iyileştirilmesi” ve “ekonomik toplum” gibi kavramları sık sık kullanmaya başlamışlardır. Çin mucizesinin devamının ancak ve ancak büyümenin kalitesini arttırmakla mümkün olacağı genel kabul görmektedir.

Genel değerlendirmeye bakılırsa, Çin’in ekonomik başarısı büyük ölçüde istikrarlı hükümetlere, yüksek tasarruf ve yatırım oranlarına, dinamik (devlet destekli) ticaret, yatırım ve sanayi politikalarına, sabırlı, stratejik planlamaya, aile bağlarına dayalı disiplinli iş, ahlak anlayışına, enflasyonun ve kamu açıklarının kontrolüne ağırlık veren makroekonomik politikalara dayanmaktadır. Bu haliyle, Washington Konsensüsü’nün cenderesinden çıkmak isteyen birçok gelişme yolundaki ülkeye alternatif kalkınma modeli ile ilham kaynağı olmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top