Kaşıkçı Olayı Büyüyor

Oğuz ÇELİKKOL
25 Ekim 2018
A- A A+

Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolusluğu’nda öldürülmesinin üzerinden 21 gün geçti. Dünya’nın olaya ilgisi azalacağına giderek büyüyor.

 

Bir Devlet tarafından, başka bir ülkenin topraklarında ve bir Başkonsolosluk’ta, konsüler dokunulmazlıklar tam anlamıyla istismar edilerek işlenmesi ve korkunç ayrıntıları zaten Kaşıkçı cinayetini uluslararası ilginin odak noktasına koymuş vaziyette. Cinayetin bir sinema filmini hatırlatan işleniş şekli, işkence yapılması, dublör kullanılması ve cesedin parçalara ayrılarak taşınması gibi (her gün bir yenisi ortaya çıkan) korku filmlerini çağrıştıran korkunç ayrıntıları Dünya kamuoyunun ilgisini zaten devam ettiriyor.

 

Doğal olarak Kaşıkçı olayının Suudi Arabistan gibi önemli bir ülkeyi ilgilendiren bütün yanları olaya ilgiyi büyütüyor. Suudi Arabistan’ın başından beri olayı son derece kötü ve acemice yönettiği çok açık. Kaşıkçı’nın neden bu ölçüde Suudi rejimi için önemli olduğundan, cinayetin işlenmesi sorumluluğunun Suudi rejimi içinde kimlere, hangi makamlara uzandığına kadar ortaya atılan ve cevaplandırılmasına çalışılan birçok soru var.

 

Kaşıkçı cinayetinin Suudi Arabistan rejimi üzerinde çok büyük uluslararası bir baskı yarattığı ortada.  Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman’ın bu olay sonrasında ülkeyi yönetmeye devam edip edemeyeceği sorusu bile gündeme gelmiş durumda. Bu aşamada dahi, ABD’de MBS olarak adlandırılan, Veliaht Prensin Suudi Arabistan’ı yönetme kabiliyetinin ciddi şekilde sakatlandığına, siyasi geleceğinin önemli ölçüde karanlık bir döneme girdiğine inananlar bulunuyor.

 

ABD Başkanı Trump’ın MBS’ı desteklemek amacıyla kullandığı sözlerin de Veliaht Prens’e çok yardımcı olduğunu söylemek imkanı yok. Başkan Trump’ın MBS’ı Suudi Arabistan’daki İsrail “savunucusu” olarak tanıtmasının hem Suudi toplumu hem de Arap Dünyasında Veliaht Prensin durumunu güçlendirme değil zayıflatma yönünde etkiler yapacağı söylenebilir.

 

Kaşıkçı cinayetinin Suudi Arabistan’ın bütün Batı ülkeleriyle ilişkilerini etkileyici sonuçları şimdiden görünmeye başlamış gibi. Başkan Trump ve Orta Doğu “danışmanı” damadı Jared Kushner ne düşünürse düşünsün ABD’de bile, Kaşıkçı olayından sonra, Suudi Arabistan’a tepkilerin büyüdüğü çok açık bir şekilde izleniyor. Kongre’de Riyad’a artan tepkiler Başkan Trump’ın Suudi Arabistan’la ilişkileri yürütmede önümüzdeki dönemde zorluklarla karşılaşacağının ilk işaretlerini veriyor.

 

ABD’de bazı yorumcuların Başkan Trump’ın Orta Doğu’da “ortak” olarak yeni bir “İran Şahı” aradığı yönünde getirdikleri eleştiriler de ilginç. ABD’de Başkan Trump’ın Suudi Arabistan’la ilişkileri “prensipler” ve “çıkarlar” üzerinden yürütmek yerine MBS’ye bağlamak istemesi eleştiriliyor.

 

İran’ı 1979’a kadar ABD’nin tam ve her türlü desteğiyle yöneten Şah Muhammed Rıza Pehlevi ile Prens Muhammed Bin Salman arasındaki benzerlikler de gerçekten dikkat çekici. İkisi de kraliyet ailelerinden geliyor ve ülkelerini yönetmeye çok genç yaşta başlıyorlar. İran Şahı Pehlevi gibi MBS de Batı ülkelerinde “sosyal ve ekonomik” alanda “reformcu   ” buna karşılık siyasi alanda “despotik” olarak tanınıyorlar. İkisi de ülkelerini yönetmek için istihbarat örgütlerine, şiddete ve baskı metotlarına dayanıyorlar.

 

Aynen İran Şahı döneminde İran’ın yaptığı gibi, MBS yönetimindeki Suudi Arabistan da ABD’den büyük miktarlarda silah satın alıyor. Şah Pehlevi gibi MBS de İsrail’i bölgesel müttefik olarak görüyor, İsrail’le diplomatik ilişki kurmamasına karşılık, İsrail’le işbirliği yapıyor. Trump’ın bölgede yeni bir İran Şahı yaratmak istediği eleştirilerinin önümüzdeki günlerde artması mümkün. Hatta ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin alacağı yönü ve MBS’ın Suudi Arabistan’daki yönetimini devam ettirip ettiremeyeceğini 6 Kasım Amerikan ara seçimlerine bağlayanlar bile bulunuyor.

 

ABD’de 6 Kasım seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin başarısızlığa uğraması ve Kongre’deki çoğunluğunu kaybetmesi halinde Başkan Trump’ın elinin zayıflayacağına, dış politikada Kongrenin rolünün artacağına işaret ediliyor. Bu durumda Başkan Trump ve Jared Kushner’in Suudi Arabistan ve MBS’ı koruma imkanlarının da zayıflayacağı belirtiliyor.

 

Kaşıkçı olayının çok ilginç bir yanı da bütün Dünya olayla ilgilenirken, Kanada’dan Almanya’ya ve Endonezya’ya kadar bütün ülkelerden, şu veya bu yönde, tepkiler gelirken 2 önemli bölge ülkesinden, İran ve İsrail’den, üç haftaya kadar zaman geçmesine rağmen, resmi bir açıklama ve tepki gelmemesi. İran ve İsrail’in bu konuda (üst düzeyde) sessiz kalmaları dikkat çekici.

 

Kaşıkçı olayının Suudi Arabistan üzerinde yarattığı olumsuz yansımaların İsrail’de “üzüntü” ve “tedirginlik”, İran’da ise “memnuniyet” yarattığını tahmin etmek zor değildir. Başkan Trump bile MBS yönetimindeki Suudi Arabistan’ı İsrail’in bölgedeki “ortağı” olarak gördüğünü ifade etmiştir. İsrail ve Suudi Arabistan birlikte bölgede İran’a karşı bir mücadele yürütmekte, bölgede İsrail tarafından “körüklenen” ve İsrail’in Suudi Arabistan’ın yanında yer aldığı bir Suudi Arabistan-İran “çatışması” yaşanmaktadır.

 

Başkan Trump yönetimindeki ABD’nin de Suudi Arabistan-İran çatışmasından “memnun olduğu” ortaya çıkmakta, Trump Yönetimi Riyad’a sağladığı desteği de Suudi Arabistan’ın İran’a karşı sürdürülen mücadelenin “bölgesel liderliğini yapmasına“ bağlamaktadır.

 

Kaşıkçı olayında ciddiyetle üzerinde durulması gereken bir husus da Suudi Arabistan’ın Vaşington Büyükelçiliği’nin Cemal Kaşıkçı’yı niye İstanbul Başkonsolosluğu’na yönlendirdiğidir. Daha önceki bir yazımda da altını çizdiğim gibi, Cemal Kaşıkçı’nın istediği belgeleri almak amacıyla ilk önce Suudi Arabistan’ın Vaşington Büyükelçiliğine başvurduğu, ancak buradan İstanbul’a Başkonsolosluğa yönlendirildiği basında yer alan bilgilerden anlaşılmaktadır. Cemal Kaşıkçı’nın Vaşington’dan İstanbul’a yönlendirilmesi için hiçbir konsüler sebep bulunmamaktadır.

 

Durum böyle olmasına rağmen ve olayın patlak verdiği ilk günlerde Batı basın-yayın organlarında sürekli olarak olayın bir Türkiye-Suudi Arabistan “çatışmasına” bağlaması eğilimi de bulunması dikkate alındığında, Cemal Kaşıkçı’nın Vaşington’dan İstanbul’a yönlendirilmesi daha dikkat çekici görünmektedir. Suudi Arabistan’ın Vaşington Büyükelçisi Veliaht Prens Salman’ın kardeşi Prens Halid Bin Salman’dır. Büyükelçi Salman’ın Kaşıkçı’yı tanıdığı, hatta Suudi Arabistan’a dönmesi için Kaşıkçı’yla daha önce görüştüğü Amerikan basınında bildirilmektedir. Suudi Arabistan’ın açıklık getirmesi gereken hususlar içinde Vaşington’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliğinin Cemal Kaşıkçı’yı (eğer doğruysa) İstanbul Başkonsolosluğu’na niye yönlendirdiği de bulunmaktadır. Bu yönlendirmenin Riyad’ın bilgisi çerçevesinde yapılıp yapılmadığı, birçok açıdan önem taşımaktadır.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Salı günü Meclis parti grubunda yaptığı konuşmaya gösterilen uluslararası dikkat, konuşmanın Kaşıkçı ile ilgili bölümünün uluslararası televizyon kanalları tarafından canlı yayınlanması uluslararası kamuoyunun Kaşıkçı cinayetine artan ilgisini ortaya koymaktadır. Konuşmanın Riyad, Vaşington gibi başkentlerde de büyük bir dikkatle izlendiği açıktır.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasında Türkiye’nin Suudi Arabistan’la ilişkilerine önem verdiğini ve Suudi Arabistan Kralı Salman’ın tutumunun samimi olduğuna inandığını ortaya koymakla beraber, Türkiye’nin ülkesinde meydana gelen Kaşıkçı cinayetini bütün yönleriyle aydınlatmak için elinden gelen her şeyi yapmaya devam edeceğini, Suudi Arabistan’dan bu konuda işbirliği beklediğini de açık bir şekilde vurgulamıştır.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a yönelttiği 6 soru esasen tüm Dünya’nın da cevaplarını merakla beklediği sorulardır. Dünya Suudi Arabistan’dan çoğu İstihbarat yetkilisi oldukları anlaşılan bu Suudili görevlilerin olay günü niye İstanbul’da toplandığı, Suudi Arabistan’ın Başkonsolosluk’ta arama izni verme konusunda niye çok geciktiği, Kaşıkçı’nın öldürüldüğünün 15 gün kadar niye gizlendiği, Kaşıkçı’nın cesedine ne olduğu, olay günü Başkonsolosluk’ta kamera kayıt sisteminin niye çalışmadığı konularında, artık gerçekleri yansıtan (tatmin edici) yanıtlar beklemektedir. Suudi Arabistan’ın Kaşıkçı’nın cesedinin teslim edildiğini belirttiği “yerel işbirlikçinin” adını biran önce Türk makamlarına bildirmesi soruşturmanın yürütülmesi bakımından önem taşımaktadır.

 

Doğal olarak Suudi Arabistan’a yöneltilen soruların en önemlisi Kaşıkçı’yı öldürme emrinin Suudi Arabistan yönetimi içinde kimin tarafından verildiği hususudur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başkonsolosluk’ta işlenen planlı siyasi cinayetin sorumluluğunun birkaç Suudi güvenlik görevlisine yüklenerek kapatılamayacağını vurgulaması ile olaya karıştıkları için Suudi Arabistan tarafından gözaltına alınan 18 Suudi yetkilinin Türkiye’ye iade edilmesi ve İstanbul’da yargılanması konusundaki çağrısının Suudi Arabistan üzerindeki baskıyı arttıracağı açıktır.

 

Gelişmelerin Riyad kadar Trump Yönetimi üzerindeki baskıyı da arttırdığı izlenmektedir. Başkan Trump’ın CIA Başkanı Gina Haspel’i Türkiye’ye göndermesi bu duruma işaret etmektedir. Kongre’de Kaşıkçı cinayetinin bir an önce açıklığa kavuşturulması ve ABD’nin Riyad’a karşı “cezalandırıcı” yaptırımlara başvurması yönündeki talepler giderek büyümektedir. Bu talepleri seslendirenler arasında Başkan Trump’a yakın oldukları bilinen bazı Cumhuriyetçi Parti senatörleri de bulunmaktadır. ABD yönetimi, Gina Haspel’in eldeki delilleri değerlendirmek amacıyla Türkiye’ye gönderildiğini açıklamıştır. Amerikan basını bir süreden beri Türk yetkililerin elinde bulunduğunu düşündükleri Kaşıkçı cinayetiyle ilgili bir ses/video kaydı üzerinde yoğunlanmış görünmektedir.

 

Kaşıkçı cinayetinin Suudi Arabistan iç siyasetini, Suudi Arabistan-Türkiye, Suudi-Arabistan-ABD ve Suudi Arabistan’ın bütün Dünya ile ilişkilerini ilgilendiren yönleri olduğu ve bütün bu alanları ilgilendiren sonuçlar vereceği açıktır. Kaşıkçı olayının bir sonucu da Dünya kamuoyunun ilgisinin diplomatik ve konsüler bağışıklık ve ayrıcalıklara çevrilmesi olmuştur. Bu ayrıcalık ve dokunulmazlıklar Büyükelçilik ve Başkonsolosluklarda sorgulama ve işkence yapılması, cinayet işlenmesi amacıyla getirilmemiştir. Kaşıkçı cinayeti Diplomatik dokunulmazlıkların çok açık ve kasti şekilde kötüye kullanılması, uluslararası hukukun ihlal edilmesidir. Önümüzdeki günlerde Kaşıkçı cinayetinin bu yönüyle de gündem de kalması, 1961 ve 1963 Viyana Sözleşmeleriyle ilgili değişiklik isteklerinin gündeme gelmesi mümkündür. 

 

Bu Yazı 25 Ekim 2018'de Hürriyet Gazetesi'nin İnternet Sitesinde Yayımlanmıştır.

 

Back to Top