BİLGESAM Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Nurşin ATEŞOĞLU GÜNEY'in Haber Türk ile Söyleşisi

A- A A+


 

Dış politikada çok sıcak gelişmelerin yaşandığı baş döndürücü bir hafta geçirdik. Putin’in bu hafta başı Türk Akımı Projesi’nin deniz bölümünün tamamlanması vesilesiyle İstanbul’a yaptığı ziyaret, Başkan Trump’ın “Fethullah Gülen’in iadesi gündemimizde yok açıklaması, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun iadesi istenen 84 FETÖ’cünün listesini ABD’ye iletmesi, Cemal Kaşıkçı cinayetine dair soruşturmanın Veliaht Prens Selman’a uzanıp uzanmayacağı tartışması, Menbiç’te ABD askerlerinin PYD’liler ile ortak devriye başlatması ve Doğu Akdeniz’de kızışan enerji meselesi... Tüm bu sıcak başlıkların arkasında yatanları, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politika Kurulu üyelerinden biri olan, Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney ile konuştuk.

 


 

"TÜRK AKIMI RUSYA’NIN AVRUPA PİYASASINA GİDEN YOLUNUN ÖNÜNÜ AÇTI"

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türk Akımı Projesi’nin deniz bölümünün tamamlanması vesilesiyle bu hafta İstanbul’daydı. Türk Akımı Projesi’nin Rusya için de anlamının büyük olduğu söyleniyor. Siz nasıl yorumladınız?

Bu mesele genelde Türkiye’nin doğalgaz ihtiyacı ve Türkiye’nin bu bağlamda Rusya’ya bağımlılığı ekseninde değerlendiriliyordu.  Oysa şimdi işin bir de Avrupa boyutu var. 2014’teki Ukrayna krizi öncesinde, Rusya kendi gazını Avrupa’ya Ukrayna üzerinden gönderiyordu. Ancak hem 1990’ların başından beri art arda yaşanan Ukrayna krizleri esnasında, hem de 2014 sonrası Rusya’nın tedarik ettiği gaz akışında planlı kesinti yapabileceğiyle ilgili bir korku vardı Avrupa’da. Keza Rusya Ukrayna’yı gaz üzerinden cezalandırırken niyet etmediği şekilde Almanya dahil merkezi Avrupa ülkelerine gaz akışını durdurmuş oldu. Kısaca AB ülkeleri enerji arz güvenliği üzerine düşünmeye başladılar. Avrupalılar ilk olarak kaynakları ve kaynak ülkeleri çeşitlendirerek, Rusya’ya olan bağımlılıklarını bertaraf etmek istediler.  Ama halihazırda bunu başaramadılar. AB ve Avrupalıların bu çabaları Kremlin’i de düşünmeye itti. Bu arayışın bir sonucu olarak Rusya Avrupa’ya Ukrayna’yı baypas ederek gaz göndermek için Güney Akım Projesi’ni gündeme getirdi. Türkiye’de o tarihlerde TANAP Projesini geliştirmekteydi. Her iki proje birbirine rakip görünseler de Türkiye Güney Akım’ın  Karadeniz’de kendi kıtasahanlığından geçmesine izin verdi. Kısaca Rus gazının Avrupa’ya taşınması meselesinde Türkiye-Rusya enerji işbirliği daha önceden başladı diyebiliriz. Türkiye bu işbirliğine önem veriyordu çünkü Doğu ya da Batı, Güney ya da Kuzey’deki bu geçiş hatlarının birbirine ket vuracağını düşünmüyordu; tam tersine Ankara her zaman çeşitlendirmeden yana tavır aldı.  2014 Ukrayna Krizi sonrası Avrupalılar Güney Akım projesine Üçüncü Enerji Paketini öne sürerek zorluk çıkarmaya başladılar. Rusya’da projeyi rafa kaldırdı. Güney Akım projesi rafa kalktığı anda, yerini Türk Akımı Projesi aldı. Yani Türk Akımı, Rus gazının Avrupa piyasasına giden yolunun önünü açtı. Dolayısıyla Türk Akımı Rusya için stratejik bir proje.

Yani “Türkiye, Putin’e Avrupa’nın gaz hattını açtı” diyebilir miyiz?

Evet, diyebiliriz. Birkaç yoldan açılıyor; bir de Almanya ile Rusya arasındaki Kuzey Akım 2 projesi var. Putin Ukrayna sorununu aşarak, Avrupa piyasasına Rus doğalgazını tedarik etmek için yeni hatlar oluşturdu.

Rusya ile krizi aştık, şu anda iyiyiz ama siyasette her şey mümkün. Tekrar kriz olursa, Türkiye Rus gazına daha da bağımlı hale gelmiş olmayacak mı?

Bu bağımlılık meselesi çok dillendiriliyor ama bağımlılığın karşılıklı olduğu unutuluyor. Rusya ile ortak yürütülen bir de Mersin Akkuyu’daki santral projesi var. Türk Akımı’nı da Mersin Akkuyu’yu da başarılı bitirip işler hale getirmek sadece Türkiye’nin değil Rusya’nın da çıkarına. Zaten önemli krizlerde dahi Rusya bu projelerden çekilmedi ya da Türkiye’ye gaz akışını durdurmadı, çünkü güvenilir satıcı olamazsa Rusya ne Avrupa doğalgaz ne de Ortadoğu nükleer enerji pazarında tutunabilir. Rusya-Türkiye doğal gaz ilişkisinde hep arz güvenliğinin altı çiziliyor, oysa enerji piyasası da bir pazar ve başka satıcılar da var. Kısaca Rusya gibi ekonominiz enerji ihracınıza bağlıysa, müşterilerinizi siyasi krizlerle kaybedemezsiniz. Bu açıdan Rusya’da Türkiye’nin enerji talebine bağımlıdır. Dolayısıyla, Avrupa gibi, Türkiye gibi pazarları kaybetmek Rusya’nın lehine olmaz. Eskisi gibi, gazı üreten sadece birkaç ülke yok. Hem teknoloji değişiyor hem kaynak ülkeler değişiyor hem de ihtiyacı olan ülkelere erişim hatları değişiyor. Mesela ABD ta nereden kalkıp kendi kaya gazını Avrupa piyasasına sokuyor; gazını Polonya ve Macaristan’a satıyor. ABD’deki kaya gazı devrimi ve Trump’ın enerji politikaları sonrasında Rusya’nın eskisi gibi Avrupa’da tekel olduğunu söylemek zor. Ama Kremlin de mücadeleyi bırakmış değil ve Avrupa üzerinde ABD ile rekabette Türkiye gibi çok taraflı diplomasi uygulayabilen bir aktörün dostluğu çok değerli.

"ABD’NİN NİHAİ HEDEFİ SURİYE’DEKİ KÜRTLERLE IRAK KÜRTLERİNİ BİRLEŞTİREN ÖZERK BİR YAPI KURMAK"

ABD ile yaşanan onca gerilimin ardından sular duruldu. Özellikle Rahip Brunson’ın iadesinden sonra, en azından söylem bazında Trump ile ilişkiler iyi. Peki, gerçekten Türkiye-ABD ilişkileri daha da sıcaklaşır mı, yoksa PYD/PKK meselesi ve FETÖ’cülerin iadesi gibi daha belli başlı meseleler masadayken bu söylem biraz makyaj mı?

Türk-Amerikan ilişkilerinde, Obama’nın son dönemlerinden itibaren üst üste yığılan, kartopu gibi biriken bir dizi sorunla karşı karşıyayız. Bunların nispeten baş edilebilir olanları var, bir de Fetullah Gülen meselesi gibi daha önemli konular var. Çünkü bu Türkiye-ABD ilişkilerinin ötesinde, Amerika’nın FETÖ’den küresel anlamda ne beklediğiyle ilintili bir mesele. Türkiye her ne kadar bu konuyla ilgili dosyalar, deliller ilettiyse de karşı taraftan çok ciddi bir hareket görmedik. Ayrıca Amerika’nın Suriye üzerinden, terörist grup PYD’yi de nasıl kullanacağı konusunda şu anda bir belirsizlik söz konusu. Şimdiye kadar PYD kontrolünde kantonları birleştirerek Irak’tan Akdeniz’e bir terör koridoru oluşturma taktiği izlediler, fakat bu plan işlemedi. Cerablus ile başlayan, Fırat Kalkanı ile devam eden ve son olarak Zeytin Dalı Operasyonu ile tamamlanan süreçle Türkiye o projeyi bozmayı başardı. James Jeffrey’i Suriye temsilcisi olarak atamadan önce Trump, “ABD, Suriye’den çekilecek” demişti. Ama sonrasında James Jeffrey’in açıklamalarından, Amerika’nın bu yönde bir adımının olmayacağını gördük. Bırakın Suriye’den çıkmayı, Fırat’ın doğusundaki PYD üzerinden yeni bir oluşum başlattılar.

 



 

"ABD İRAN'LA YAKINLAŞMAYI SAVUNABİLECEK PKK'LILARI YPG İÇİNDEN TEMİZLİYOR"

Geçen hafta en çok konuştuğumuz konulardan biri ABD’nin PKK’nın 3 liderinin başına ödül koymasıydı. Bu adım siz nasıl yorumladınız?

PYD’yi barışçıl bir grup gibi tanıtarak, PKK’nın 3 liderinin başına ödül koyarak, sanki PKK ve PYD ayrı oluşumlarmış gibi bir hava yaratıp, bunun üzerinden uluslararası kamuoyuna ulaşmak istiyorlar. Aslında ABD, bu manevrayla birkaç hedefi birden başarmak istiyor. Öncelikle ABD Kandil-İran yakınlaşma olasılığını düşünmek dahi istemiyor ve İran’la yakınlaşmayı savunabilecek PKK’lıları YPG içinden temizliyor. İkincisi ve daha önemlisi, Türkiye’nin Rusya’ya olan yakınlığı karşısında, ABD, Brunson meselesi üzerinden aralanan kapıdan girerek Türkiye’yi yatıştırmak niyetini bir kez daha göstermek istiyor. Cenevre yolunda Ankara-Moskova işbirliği ABD’yi endişelendiriyor, bu nedenle ABD Türkiye’yi tamamen kaybetmemek için bazı tavizler de verdi. İlk aklıma gelen, İran yaptırımları konusunda ayrıcalık alan 8 ülkeden birinin Türkiye olması. Keza Başkan Trump, Sayın Cumhurbaşkanımız hakkında övgü dolu ifadeler kullanma ihtiyacı duydu.

‘Suudi Arabistan-İsrail hattındaki stratejisi çuvallayan ABD, Türkiye’yi yatıştırmak üzere bazı sembolik adımlar atmayı gerekli gördü’

PKK’lıların başına ödül konması sadece Türkiye’yi yatıştırmak üzere sembolik bir hamle yani...

Elbette gerçekçi değil, zaten bu 3 PKK liderinin nerede olduğunu ABD yıllardır biliyordu. Dolayısıyla, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın ifadesinde de belirttiği üzere, evet, olumlu bir adımdı ama çok gecikmiş bir hamleydi. Türkiye, Cemal Kaşıkçı meselesini diplomatik boyutta son derece başarılı bir şekilde yönettiği için, Suudi Arabistan-İsrail hattındaki stratejisi çuvallayan ABD, Türkiye’yi yatıştırmak üzere bazı sembolik adımlar atmayı gerekli gördü. Bu bir yana, ABD’nin özellikle İdlib Mutabakatı’ndan sonra YPG’nin meşrulaştırılması ile ilgili sorunlarla karşılaşacağını bekliyorduk. ABD bu sorunu PKK ile PYD’yi ayrıştırarak çözmeye çalışıyor. Birkaç sene önce, Trump yönetiminde Pentagon’dan yapılan açıklamalarda, “Gerekirse PKK ile PYD’yi savaştırırız” demişlerdi. Yani bu imaj çalışması yeni değil. Bir şekilde PYD’yi başka bir şekilde göstermeyi amaçladılar.

“Aynı zamanda İran’daki PKK’lıları ayrıştırma stratejisi” dediniz...

Evet, ABD PKK’ya güvenmiyor, kendisinden daha aykırı davranabilecek unsurları da tasfiye ediyor. Bir yandan, İran’a olan karşıtlığı da söz konusu.

Peki, ABD’nin kısa ve orta vadede PYD ile olan işbirliğini sonlandırması, kendine başka bir vekil bulması gibi bir ihtimal var mı?

Şu anda tam tersine PYD’yi aklamak, onu uluslararası camia önünde meşrulaştırmak ve onun üzerinden Suriye’nin doğusundaki devletimsi varlığı Suriye içerisinde konuşlandırmak gibi bir derdi var. Aslında ABD, PYD üzerinden Suriye’ye yerleşiyor. Suriye rejimine de çok güvendiklerini düşünmüyorum, çünkü İran ve Rusya etkisi Rejim üzerinde hâlâ devam ediyor. ABD’nin derdi Rusya’nın bölgedeki olası etkilerini dengelemek. PYD taşıyla birkaç kuş vurmaya yönelik stratejileri var. PYD üzerinden Suriye’deki ABD varlığı ile Kremlin’i dengelemek, Türkiye ve İran’ı baskı altına almak. Bir de kafalarında Irak modeli var.

“Irak modeli”nden kastınız nedir?

Benim tahminim ABD Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de federal bir yapı içinde özerk bir bölge oluşturup PYD’yi o tabloya oturtmak istiyor. Bunu da mümkünse Irak ile birleştirmeyi hedefliyor. Esas amaç bu. Böylece İsrail dışında tüm bölge devletlerinin boynunu eliyle sıkmış olacak.
 


 

"KÜRTLERLE BARIŞ SÜRECİNİ ENGELLEYEN ABD’YDİ"

James Jeffrey’in "Kürtler ile Türkiye arasında bir çözüm için çabalarımızı yeniden başlattık" sözleri de epeyce tartışma yarattı. ABD, önümüzdeki süreçte PYD ve Türkiye’nin bir tür diplomatik ilişkiye girmesini sağlamaya çalışır mı?

Türkiye, Kürt meselesiyle ilgili bir barış süreci başlattığında bunu engelleyen ABD’nin kendisiydi, çünkü kendisinin dışında bir mekanizmanın oluşmasını istemedi.

“Çözüm sürecini bitiren ABD’ydi” mi diyorsunuz?

Bence öyle, çünkü kendisinin dışında bir sürecin oluşmasını istemedi. Bugün içinse zaten Türkiye’nin koşulları belli; Ankara haklı olarak PYD’yi PKK’nın devamı olarak görüyor. ABD’nin PKK YPG aynı şey değil argümanını da kabul etmiyor. Bu koşullarda Amerika nasıl bir inisiyatif düşünüyor bilemiyorum.

Türkiye, PYD ile bir şekilde masaya oturur mu?

Şu anda değil. Türkiye’nin şu andaki en büyük hassasiyeti, sınırlarının hemen çevresindeki o alanın güvenliğinin sağlanması.

Peki, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna operasyon hazırlığında olduğunu biliyoruz. Yakın vadede böyle bir operasyon beklemeli miyiz?

Olabilir. ABD’nin oradaki askeri varlığının caydırıcı bir işlevi var. PKK’nın oradaki hâkimiyeti pekişmeden müdahale edip güvenliğimizi güvence altına almamız gerektiği söyleniyor. Cumhurbaşkanımız da bunu sıklıkla dile getirdi. Türkiye hem diplomatik anlamda hem de askeri anlamda en iyi zamanlamanın peşindedir diye düşünüyorum. “Bir gece ansızın gelebiliriz” ifadesi de bunu anlatmak istiyor. Tabii mühim olan askeri çözüm değil, sorunu diplomatik yollarla çözebilmek. O nedenle de Türkiye’nin halihazırda sabırla beklediğini düşünüyorum. Bu bağlamda, olayın biraz da ABD ve Rusya arasındaki Suriye denklemine bağlı olarak gelişeceğini düşünüyorum.
 


 

"FIRAT’IN DOĞUSUNDAKİ PYD VARLIĞINDAN RUSYA DA HOŞNUT DEĞİL"

Fırat’ın doğusu konusunda son aylarda Rusya’dan da Türkiye’ye destek açıklamaları geliyor. Putin bu karede Türkiye tarafında yer alabilir mi?

Büyük güçler, bölge devletleri ve devlet dışı aktörler. Hepsinin bulunduğu bu sahnede politika geliştirmek o kadar hassas bir dengeye dayanıyor ki bunu idare etmek çok kolay değil. Türkiye bunu bugüne kadar askeri-politik-ekonomik-diplomatik farklı araçları farklı aktörlere karşı kullanarak bir şekilde sürdürebildi. Suriye’de 2015’ten beri bölge dışı büyük güçler sahadalar, hatta vekilleri biraz kenara itip kendileri öne çıktılar. Bir yandan da bölgesel güçler var. Dolayısıyla Suriye sahası havada da, denizde de, karada da çok karışık. Askeri güçler, donanmalar, füzeler, farklı aktörlerin farklı özellikli droneları burun buruna duruyor.  Pek çok aktör ve etki alanı şu anda yan yana. Ama bence, tespit etmemiz gereken şöyle bir gerçeklik var: Suriye üzerinde ABD ile Rusya’nın hesaplaşması henüz bitmedi. Bu nedenle ABD ve Rusya arasındaki dengeyi idare etmek Suriye özelinde daha zor. ABD’nin olası hamlelerinden dolayı,  Rusya’nın Fırat’ın doğusundaki PYD varlığından hoşnut olduğunu hiç sanmıyorum. Çünkü Rusya hesaplarını, ABD’nin Kürtleri kullandığı, bu şekilde Suriye’nin geleceği ve Ortadoğu üzerindeki ABD etkisini artırabileceği ihtimali üzerinden yapıyor. ABD’nin Suriye’deki bir amacının da Rusya’nın Suriye ve Ortadoğu’daki etkisini azaltmak olduğu da malum. Bu karşıtlık yüzünden iki büyük güç zaman zaman bölgede birbirlerini sınıyorlar. Hatta iki hafta önce Suriye’nin güneyinde bir noktada, aralarındaki çatışmasızlık hattına rağmen neredeyse çarpışıyorlardı. Bu tabloda Türkiye açısından öncelik kendi güvenliği. Türkiye’nin Suriye’de uzun süre kalmak gibi bir derdi yok. Güvenlik kuşağını oluşturmak için ABD ile de Rusya ile de istişarelerini sürdürüyor.

"MENBİÇ’TEKİ İŞBİRLİĞİ TÜRKİYE’Yİ OYALAMA TAKTİĞİ"

Ya Türkiye ile ABD’nin Menbiç'te ortak devriyeye başlaması?

Ona da çok güvenmiyorum. Menbiç’deki işbirliği daha somut bir sonuç üretmedi.  Ortak devriyeler gidiyor ama merkeze girmiş değiller. Türkiye aslında çok sağduyulu olarak, diplomatik düzeyde her iki büyük güçle temas kurarak, diyalog oluşturarak çözüme doğru ilerlemek istiyor. Bu süreçte ABD’nin samimiyetinden şüphe duymamız için çok sebep var. Nihayetinde Menbiç’teki işbirliğinin Türkiye’yi oyalama taktiği olduğunu düşünüyorum ama tabii ne kadar sürdürülebilir, ondan çok emin değilim. Türkiye’nin de sabrının bir sonu var ve elinde hem Rusya’ya karşı hem de ABD’ye karşı kullanabileceği belirli kozlar var. Bunları da yerine göre kullanıyor. Şu ana kadar başarılı olduğunu düşünüyorum.

Nedir Türkiye’nin elindeki kozlar?

Türkiye hem sahadaki varlığı hem de çok taraflı diplomasi aracılığıyla Ortadoğu’da jeopolitik ve jeo-ekonomik fırsatları yerinde değerlendirebilen bölgedeki yegâne ülke. Elindeki enstrümanları gerektiğinde ABD gerektiğinde de Rusya’ya karşı bir denge mekanizması olarak kullanarak bölgesinde etkili bir aktör olarak var olmaya devam ediyor. Özetle, diyebilirim ki Ankara sabırla adım adım ama kendinden emin bir şekilde bölgede etkisini hâkim kılmaya devam ediyor.
 


 

"DOĞU AKDENİZ’DEKİ HÂKİMİYET OYUNU BÖLGEDE DENGELERİ DEĞİŞTİRİCİ OLABİLİR"

Bölgede bir başka tartışma konusu da Kıbrıs ve Doğu Akdeniz gazının nasıl paylaşılacağı meselesi. Türkiye, Kuzey Kıbrıs kıta sahanlığında arama yapacağını duyurdu. Akdeniz enerji meselesi son dönemde bölge politikalarını nasıl şekillendiriyor?

Bu mesele 2009 senesinde İsrail’in Tamar ve Leviatan bölgelerinde bulduğu doğalgazla ilk kez gündeme gelmişti. Sonra 12. Blokta Güney Kıbrıs’ın bir gaz rezervi bulması mevzubahis oldu. O dönemde bu olay çok abartıldı, o dönemki uluslararası ilişkiler yazılarına göre buradan çıkacak gaz bölgede bütün dengeleri değiştirecekti. Hatta Obama, “Bu konuyu mutlaka çözeceğiz. Kıbrıs meselesini de çözeceğiz. Bu gaz meselesi bir uzlaştırıcı ve hızlandırıcı etken olacak” dedi. Bir süre sonra, özellikle 2015 senesinde Rusya’nın Suriye’ye dönmesine kadar bu konu neredeyse unutuldu. Şunu daima hatırlamak lazım, Doğu Akdeniz sadece Kıbrıs ve etrafındaki doğal kaynaklardan dolayı değil, aynı zamanda Körfez’den, İran’dan, Irak’tan gelen enerji geçiş yolları üzerinde olması nedeniyle de önemli. Bu açıdan Doğu Akdeniz’deki hakimiyet oyunu bölgede dengeleri değiştirici olabilir. Zaten bu nedenle ABD, bizim güneyimizde bir terör kuşağı oluşturarak hem Türkiye’yi bölgeden uzaklaştırmak, hem de İran’ın ve Rusya’nın Akdeniz’e çıkışını engellemek istedi, istiyor. Ancak bu isteğini ABD gerçekleştiremedi. Önce Obama’nın geriden idare politikasının Ortadoğu’da bıraktığı boşluğa 2015 senesinde Moskova değerlendirdi ve Rusya Doğu Akdeniz’e gelip ve yerleşti. Sonra Türkiye Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve İdlib operasyonları ile terör kuşağını kırdı. Bu arada Akdeniz ile bağı kopartılmak istenen üç ülke, Astana sürecini başlattılar. ABD’nin planlarına karşı oluşan bu karşı dengeleme ve Suriye’deki Rus varlığı görünür olduğundan itibaren bölgedeki ekonomik mücadele de hızla arttı. Şu anda Akdeniz’de 44 tane farklı ülkenin gemisi demirlemiş durumda ve sürekli birbirine rakip güçlerin askeri tatbikatlarını görüyoruz. Kısaca bölgede jeo-ekonomi askerileşiyor.

Peki, uluslararası hukuk açısından nereye oturuyor? “Tatbikat yapıyoruz” demeleri yeterli mi?

Sonuç olarak herkes birbirine gözdağı veriyor. Türkiye şu anda kendi kıta sahanlığı içerisinde, Fatih ve Barbaros Hayrettin Paşa gemisini gönderdi, sismik araştırma ve sondaj yaptırıyor. Ama Türkiye, her zaman, Kıbrıs’ın etrafındaki doğal kaynaklarda Ada’nın her iki tarafının da eşit hakka sahip olduğunu savundu. Bunun için iki formül söyledi: “Ya sondaj faaliyetlerini ortak yapalım ya da kazanılan para bir bankaya yatırılsın, bölüşülsün”. Bunların hiçbiri Rum tarafından kabul görmedi, tam tersine Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan’ı ve tabii ki Avrupa Birliği’ni de arkasına almak suretiyle tek taraflı arama faaliyetlerine izin verdi. Esas sorun da bu tek taraflı, oldu-bittiye dayanan ve Kıbrıs Türk toplumunun haklarını hiçe sayan yaklaşımdan kaynaklanmakta. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, kendi kendine münhasır ekonomik bölge ilan etti, bu bağlamda yabancı firmalara sondaj yapma izni verdi. Aslında Türkiye ve KKTC’nin bu konuda geri adım atmayacağı bilinmesine rağmen bu yaklaşımla konu uluslararasılaştırılmaya ve Türkiye yorulmaya çalışılıyor.

Başlangıçta yani 2009’da Doğu Akdeniz meselesi deyince anladığımız İsrail gazının Avrupa’ya taşınmasıydı. Bunun için önerilen güzergahlar arasında en ekonomik yol KKTC ve Türkiye’den geçiyordu. Ancak Kıbrıs meselesi çözülmediğinden Kıbrıs’ın karasuları, KKTC meselesi derken konu bir süre unutuldu. Derken, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi meseleyi Kıbrıs’ta çözüm için değil, KKTC’yi daha da isole etmek için East-Med çatısında Yunanistan ile birlikte gündeme getirdi. East-Med çok daha uzun ve çok daha maliyetli bir yol. Avrupa Birliği’nin raporlarında teknik olarak olabileceği yazıyor ama maliyet olarak gerçekleştirilmesi çok anlamlı değil. Tabii bazen jeopolitik çıkarlar söz konusu olduğunda uzun ve maliyetli yol da tercih edilebilir ama East-Med gibi bir projenin tam anlamıyla finansmanı kim karşılayabilir, kimin böyle bir parası var sorularının cevabı yok. Bu proje elbette Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin de Yunanistan’ın da gücünün çok ötesinde bir maliyet getiriyor. Siyasi maliyeti söylemiyorum bile. Çünkü Türkiye kararlı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tek taraflı sondaj izni vermesi Türkiye’yi rahatsız etti ve Ankara beklenen açıklamayı yaptı. “Gerekirse Türk Petrol Anonim Şirketi’ne Kuzey Kıbrıs’ın verdiği ruhsat sahalarında da sondaja başlayacağız” dedi. Bu sondajlar ‘gunboat’ diplomasisinin görünür olduğu sondaj çalışmaları, örneğin Fatih gemisinin çevresinde donanmamız var. Kısaca East-Med gibi provokatif projeleri destekleyenler bölgede gerginlik yaratıp, tırmanmayı tetikliyorlar. Tırmanmanın getirdiği siyasi maliyeti karşılayamayacaklarından da bir gözleriyle AB’ye bakıyorlar.

Türkiye, İtalya'nın Palermo kentinde yapılan Libya konulu konferanstan çekildi. Bu meselenin de aslında Akdeniz’deki enerji sahasıyla alakalı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Libya’da siyasi barış sürecine katkıda bulunmak üzere diğer katılımcı ülkelerle birlikte Türkiye de Libya’daydı. Biliyorsunuz, şu anda Libya’da üç ayrı yönetim var ve bunların farklı destekçileri var. Yapılan açıklamalara göre, Türkiye’nin dahil edilmediği bir görüşme zemini olduğu ortaya çıkınca Türk heyeti Libya’daki görüşmeleri terk ediyor. Bir gazete haberine göre de bu ziyaret öncesi Türkiye Libya ile deniz yetki alanlarının sınırlanması konusunda zemin yoklayacaktı. Biz Akdeniz’deki itilafı daha çok Kıbrıs/Türkiye ve Güney Kıbrıs arasında bir mesele olarak düşünüyoruz ama örneğin Gazze’nin önündeki gaz rezervlerinin nasıl paylaşılacağı meselesinde de sorun yaşanıyor. Keza, Suriye’nin önünde çok ciddi gaz rezerv alanları olduğu söyleniyor ve Rusya Esad rejiminden kullanım haklarını bir süreliğine almış durumda. Aynı şekilde, Libya ve Israil arasında da deniz alanlarında çatışma, Güney Kıbrıs’taki bir blokla ilgili olarak İsrail’in hak iddia etmesi de söz konusu. Bu tür ihtilaflar var ve bunlar henüz çözülmedi. Türkiye, şu ana kadar Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge ile ilgili olarak bir yetki alanı sınırlandırmasına gitmedi. Bu konuda akademisyenlerin farklı önerileri var. Bu önerilerin hukuki ve siyasi yönleri tartışılıyor. Şurası kesin ki Türkiye sadece Suriye nedeniyle değil Doğu Akdeniz’deki iktisadi ve askeri gelişmeler nedeniyle de bu bölgeyle yakından ilgileniyor ve olası stratejik adımlarını planlıyor.
 


 

"YENİ NESİL BİR FETÖ VE ONUN ÜSTÜNDE CIA’İN HÂKİMİYETİ SÖZ KONUSU"

‘ABD FETÖ’cülerin Türkiye’de konuşmasından endişe ediyor olabilir’

Trump’a sorulduğunda, “Fetullah Gülen’in iadesi gündemimizde yok” dedi ama bu arada Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye'nin ABD'den iadesini talep ettiği 84 FETÖ mensubunun listesini Pompeo ve Bolton'a teslim ettiğini açıkladı. Belli başlı FETÖ’cülerin iadesi yakın vadede mümkün olabilir mi?

Amerikalıların Türkiye’ye yaptıkları açıklama konunun yargıya intikal ettiği yönünde. Bu şekilde bir açıklama yapmak suretiyle meselenin önünü kapatıyorlar. İade kararının, ABD’nin bu FETÖ grubunu küresel anlamda farklı bölgelerde kullanma tarihinin bitip bitmemesiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. 

Yani ABD için FETÖ’nün son kullanma tarihi henüz geçmedi…

O bir soru işareti, düşünülmesi gereken bir mevzu. Aslında liderleri Türkiye’ye yollandığı zaman konuşacaklar. Siz belirli grupları kullanıyorsunuz, bu grupların bir şekilde konuşma ihtimali de var. ABD bunu istemiyor olabilir. ABD, FETÖ’ye yıllar süren müthiş bir yatırım yaptı. Bazıları, “FETÖ öyle bir mutasyona uğradı ki artık ABD FETÖ’ye hâkim” diyor. Yani yeni bir grup oluştu. Artık yeni nesil bir FETÖ ve onun üstünde CIA’in hâkimiyeti söz konusu. Dolayısıyla ABD bu terörist grubu nerede ve nasıl kullanacaksa ona göre bir karar verecek. Bu grubun Türkiye dışında hâlâ belirli ülkelerde etkili olduğunu biliyoruz.

"TRUMP’IN PRENS SELMAN’I KORUMAYA ÇALIŞMASININ NEDENİ PETROL FİYATLARI DENGESİ"

Peki, Trump’ın son dönemde Türkiye’ye karşı değişen tavrında Cemal Kaşıkçı meselesinin ne kadar payı var?

Türkiye’nin elindeki kayıtlar çok ciddi ve bu yüzden Amerika’nın sıkıştığını düşünüyorum. Amerika’daki kamuoyu ikiye bölündü. Bazı Cumhuriyetçiler ve Demokratların büyük kısmı bu konunun peşini bırakmamaya kararlı. Trump her ne kadar Suudi Arabistan meselenin uluslararası boyuta sıçramaması gerektiğini söylese de, olay çoktan uluslararası düzeyde ele alındı. Bu da tabii Türkiye’nin başarısı. Kaşıkçı meselesinde Trump aslında köşeye sıkıştı.

Trump son yaptığı açıklamada Kaşıkçı cinayetiyle ilgili CIA'e karşı Prens Selman'ı savundu, Suudi Arabistan'ın sadık bir dostu olarak kalmaya devam etme niyetinde olduğunu söyledi. Soruşturmanın Prens Selman’a uzanıp uzanmayacağı tartışmalarına ne diyorsunuz?

Trump’ın asıl amacı veliahdı korumak ve meseleyi bir şekilde ört bas etmek. Çünkü Suudi Arabistan’ın içinde Amerika’nın gizli eliyle bir temizlik yapıldı ve yeni sistem Veliaht Selman üzerine kuruldu. Şimdi İran yaptırımları geldi. İran petrol arzı piyasadan bir şekilde çekilirse, o boşluğu Suudi Arabistan’ın “spare oil production capacity” denilen ek kapasite ile dengelemesi bekleniyor. Hatta bunun bile yetmeyeceğini düşünüldüğü için Kerkük-Ceyhan Boru Hattı’ndan da petrol akışı canlandırıldı. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu belli ülkeler İran yaptırımlarından belli süreliğine muaf tutuldu. Bütün bunlar petrol piyasasındaki fiyatların artışını engellemek için yapılıyor. Aslında ABD her şeyi ince ince düşünüyor. Sırf bu nedenle bile- belki Muhammed bin Selman’dan vazgeçer ama Suudi Arabistan’dan asla vazgeçmez. Kaldı ki, Trump muazzam silah satışları ve İran meselesi nedeniyle Riyad’la iyi geçinmesi gerektiğini saklamıyor.

“ABD’nin Türkiye’yi İran yaptırımlarından muaf tutması aslında boşuna değil” diyorsunuz... 

Tabii ki. Obama döneminde de Türkiye gaz konusunda İran yaptırımlarıyla ilgili olarak muafiyet almıştı. Bu sefer hem gaz hem petrol konusunda belirli bir süre için muafiyet geldi. ABD’nin asıl hesabı, petrol fiyatlarında bir dengesizlik yaşanmaması üzerine. Ayrıca Türkiye’yi çok fazla kızdırmak da istemiyorlar. Türkiye’nin Rusya ile olan yakınlığından da hiç memnun değiller. Beğenmedikleri NATO camiasından uzaklaşabilir ihtimali var, bütün bunları da hesaplıyorlar.

"ABD’NİN GEREKTİĞİNDE AVRUPA’YI YAPAYALNIZ BIRAKACAĞINI FARK ETTİLER"

Son günlerin bir başka tartışma başlığı da Trump’ın NATO karşıtı söylemleriyle alevlenen ‘Avrupa Ordusu’ meselesi... Sizce bir hayal mi, yoksa yakın zamanda gerçekleşmesi mümkün olur mu?

Trump NATO konusunda da “Katılım payını, savunma harcamalarınızı yerine getirin, yoksa NATO’dan çekilirim” dedi. Avrupa, Soğuk Savaş döneminde, uzun yıllar boyunca Amerika’nın kanatları altında, güvenlik boyutunda verilen sözlerle rahat bir dönem yaşamıştı. O nedenle, Soğuk Savaş döneminde Avrupa’nın sıfır risk ile yaşayan adeta bir güvenlik adası olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu günler artık geride kaldı, çünkü Avrupalılar ABD’nin gerektiğinde Avrupa’yı yapayalnız bırakacağını fark ettiler. Son NATO toplantısında yayınlanan ortak bildiriler, göstermelik bir arada duruş gibi duruyor. Avrupa çoktan alternatif arayışlara başladı. Aslında Avrupa Birliği’nin güvenlik boyutunda farklı arayış içerisinde olması ta 1950’lere gidiyor. Sonra NATO daha etkili oldu. NATO’nun daha etkili olması için de ABD büyük çaba harcadı. Soğuk Savaş sona erdiğinde de Avrupa Ordusu fikri yine canlandı. Hatta Avrupa Birliği ile NATO arasında ‘Berlin Plus’ adlı bir mekanizma oluşturuldu. Burada Avrupa Birliği ülkeleri, askeri anlamdaki açığını NATO’dan ödünç almak suretiyle tamamlıyordu. NATO’nun Kosova müdahalesi esnasında ABD müttefiklere haber vermeyince de Avrupa kanadı adeta buz kesmişti. Özetlemek gerekirse NATO’da ABD ve Avrupalılar arasında daima bir gerginlik ihtimali vardı. Ama NATO’nun güvenilirliği Washington tarafından Trump’ın açıklamaları ile ortadan kaldırılınca kral çıplak kaldı. Bu konuda Avrupa Birliği ülkeleri çok huzursuz. Bir yandan da Brexit meselesi var. Pek çok sorunla boğuşuyorlar. Ama şöyle bir gerçek de söz konusu, yıllardır süren bu konformist yaşamın da bir maliyeti vardı. Ve maliyet Trump’ın ağzından Avrupalılara yönelik hakaretamiz sözler ile somut hale geldi.

Peki, orta vadede Avrupa Ordusu mümkün olur mu?

Şu anda bir ordu var ama NATO ile kıyaslanır bir oluşuma dönüşmesi oldukça zor. Avrupalı ülkelerin bütün savunma bütçelerini üst üste koysanız Amerika’nınkine yetişemiyorsunuz...

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top