Devlet-İ Aliyye'nin Çöküşünü Hızlandıran İngiliz Ajan

Doç. Dr. Kenan KARATAŞ
01 Şubat 2019
A- A A+

Bu çalışmamızda arkeolog, tarihçi ve gezgin maskesi altında bölge aşiretlerini Osmanlı'ya karşı ayaklandıran, Türkiye-Irak sınırını çizen, Osmanlı'nın çöküşünde önemli roller üstlenen ve dünya istihbarat dünyasında adı Çöl Kraliçesi olarak anılan İngiliz kadın ajan Gertrude Bell'in doğumuna, çocukluk ve öğrencilik yıllarına ve sır dolu ölüm sürecine yer vermeye çalışacağız.

 

1897-1903 yılları arasında arkeolog, tarihçi ve gezgin olarak defalarca Osmanlı Devleti'ne ziyaretler gerçekleştiren Gertrude Bell İngiltere'nin lehine gördüğü bilgileri ve stratejik haritaları İngiliz Kraliyet Coğrafya Merkezi’ne göndererek dikkatleri üzerine çekmiş ve 1903 tarihinden itibaren de İngiliz istihbaratı adına Osmanlı'da ajan olarak varlığını sürdürmüştür. İngiliz istihbaratı Bell'in bölgede yer alan aşiretlerle kurmuş olduğu samimi ilişkileri, konuşabildiği dilleri, yöre halklarının kendisine duyduğu hayranlığı çok iyi biliyor ve bu anlamda kendisini resmi kimlik altında Ortadoğu projelerinde kullanmak istiyordu.

 

Bu anlamda İngiliz istihbarat örgütü 1913 yılında çalışmaları yerinde sürdürmek ve elde edilen verileri değerlendirmek üzere Mısır'da iki istihbarat bürosunun açılmasına karar vermiştir. İstihbarat eğitimlerinin verildiği istihbarat bürolarının asıl amacı, Osmanlı topraklarını daha kolay parçalayabilecek ve Osmanlı Devleti'nin çöküşüne hız verecek ayaklanmaların fitilini ateşlemekti. Kahire İstihbarat Bürosunda görevlendirdiği ajanlar arasında Gertrude Bell'de bulunmaktaydı.

 

Türkiye-Irak sınırı başta olmak üzere diğer Ortadoğu ülke sınırlarının belirlenmesi ve bölgedeki aşiretleri Osmanlı'ya karşı ayaklandırmakla görevlendirilen ajan Bell, aynı zamanda Irak'ın kurulmasına ve ilk kralının seçilmesinde de büyük roller üstlenmiştir.

 

Gertrude Bell'in Çocukluk Yılları

 

14 Temmuz 1868 yılında Birleşik Krallık İngiltere ülkesi County Durham'da dünyaya gelen Bell'in babası Hugh, soylu ve zengin bir İngiliz aileye mensup olup, bölgede sevilen bir işadamıdır. Baba Thomas Hugh 1871 yılında eşini kaybettikten bir süre sonra ressam bir kadınla yeniden evlenmişti. Yedi yaşına kadar üvey annesine karşı bir türlü ısınamayan Gertrude, uzun bir süre içine kapanır ve kimseyle konuşmak istemez. Öz annesini erken yaşta kaybetmenin vermiş olduğu tetikleyici güç, küçük kızın kendi ayakları üzerinde durmasını ve güçlü bir iradeye sahip olmasını sağlarken, kırgınlığı ve duygusallığı da beraberinde getirmişti. 

 

Okula başlama yaşına gelen Bell, üvey annesine karşı sürdürdüğü soğuk rüzgarların yerini ılımlı havaya bırakmaya başlar. Okula başlamanın yarattığı heyecan ve ayrıca anne sıcaklığına duyduğu özlem onu üvey annesi Oliffe'ye gün geçtikçe daha çok yakınlaştırıyordu. Şunun farkındaydı artık; okula (Özel ders) başlamasında en büyük etken üvey annesi olmuştu ve kendisine güzel bir gelecek hazırlaması yönünde güçlü psikolojik desteği de yine o vermişti.

 

1800’lü yıllarda soylu aileler kızlarını okula göndermek yerine özel eğitimler aldırırlardı. Bu eğitimin amacı kızlarının meslek sahibi olma düşüncesinden ziyade, soylu aileler arasında "Lady" statüsünü sağlamaya yönelikti. Gertrude Bell de ailesinin bu düşüncesinden hareketle 15 yaşına kadar ailesinin yaşadığı büyük bir şatoda özel öğretmenlerle öğrenimine devam etmiş, daha sonra üniversite öncesi eğitimini tamamlamak üzere Londra'ya gitmiştir. Bell'in üniversiteye gitme zamanı geliyordu ama bir sorun vardı. Baba Hugh tutucu bir karaktere sahipti, kızının "Lady" olmasını istiyor, liseden sonra üniversiteye gitmesine gerek olmadığını düşünüyordu. Belki de baba Hugh'u bu düşünceye iten asıl sebep, Kraliçe Viktorya'nın döneminde ki (1837/1901) yasakçı zihniyetin kadın eğitimine yönelik olumsuz algısıydı. Çünkü o yıllarda kızların üniversiteye gitmesi çok doğal karşılanmadığı gibi, gereksiz ve zaman kaybı olarak görülüyordu. Sınırlı da olsa üniversiteye gitmeyi başaran kızlar ise, okullarda adeta ikinci sınıf varlık olarak görülüyor, erkeklerle ayrı sıralarda oturtulup, okulun sosyal olanaklarından yararlanmalarına müsaade edilmiyordu. Üniversitelerde okutman olarak görev yapan eğitimcilerin kız öğrencilere ders vermek istememesi ve sınıflarına kabul etmemesi kızların eğitimine yönelik dramın ayrı bir boyutunu yansıtıyordu.

 

Sahip olduğu pratik zekası ve güçlü hafızası, kendisini diğer kızlardan ayıran en önemli özelliği idi. Bu özelliklerine entelektüel, maceraperest ve sportif kişiliği de eklenince kardeşlerine ve bulunduğu ortamlara liderlik yapabilecek pozisyona gelebiliyordu. Ayrıca zorluklara karşı direnci, sabrı ve inatçı kişiliği Bell'i diğerlerinden farklı kılan bir diğer özelliğiydi. Bu farklılığını; "Benim için, erkek beyni taşıyan son derece zeki bir kadın diyorlar; evet ben bir cins için fazla kadınsıyım, öteki cins için fazla erkeksi" sözleriyle ifade ediyordu.

 

Üniversite Yılları

 

Babasının tasvip etmemesine ve toplumda olumsuz algılar yaratmasına rağmen üniversiteye gitmekte kesin kararlıydı. Soylu aile kızlarının soylu bir erkekle evlenme hayalleri onun hayallerini süslemiyordu. Tek hayali vardı, önce üniversiteye gitmek ve daha sonra dünya seyahatine çıkmak. Üniversiteye gitme konusunda babasını ikna etmekte zorlanıyordu. Aklına önce üvey annesini ikna etmek, daha sonra da annesinin de babasını ikna etmesini sağlamak gelmişti. Çünkü babası üvey annesine güveniyor ve onun sözünden çıkmamaya çalışıyordu. Bell düşüncesinde haklı çıkmış, üvey anne Oliffe uzun süren uğraşlar sonucu baba Thomas Hugh'u ikna etmeyi başarmıştı.

 

Ancak, yukarıda da değindiğimiz gibi üniversiteler kız öğrencilere sıcak bakmıyor, okula kayıt hususunda zorluk çıkarıyorlardı. Bell ise zorlukları bilerek yola çıkmış, hiçbir zaman ümidini yitirmemiş, okula kaydını yaptırmak adına tüm yolları denemeye karar vermişti. Üvey annesinin ve soylu ailesinin ekonomik ve toplumsal ayrıcalıklarını kullanmak suretiyle üniversiteye girmeyi planlamıştı. Sonunda inatçı ve sabırlı yapısı sayesinde Oxford Üniversitesi tarafından kabul edilmiş, Modern Tarih Bölümü'ne kaydını yaptırmayı başarmıştı. İki yılda şeref derecesiyle mezun olduğu Modern Tarih bölümünden sonra eğitimine son vermemiş,  coğrafya ve arkeoloji programlarına kaydını yaptırmıştı. Oxford Üniversitesi'ni birincilikle bitirmeyi başaran ilk kadın olarak ismini tarih sayfalarına yazdıran Gertrude Bell, mezun olduktan sonra bir kadının üniversitede yaşamak zorunda olduğu zorlukları anı defterine; "Dersleri sırtı hocalara dönük dinlemek zorunda kalıyordum" sözleriyle aktarıyordu. Bell, sahip olduğu azmi ve kararlılığı sayesinde çok istediği üniversiteye girmiş ve birincilikle mezun olmayı başarmıştı.

 

Alplere Tırmanışı

 

Londra ile ailesinin yaşadığı İngiltere-Redcar arasında mekik dokumaya başlayan Bell,  bu süreçte kız kardeşinin eğitimi ve üvey annesinin sağlık sorunlarıyla da yakından ilgilenir. Bell, fırsat bulması halinde üniversite yıllarından beri hayal ettiği dağcılığı profesyonel anlamda yapmayı hayal etmektedir. Cenevre'de gerçekleştirmiş olduğu dağ tırmanışlarından tatmin olmamış, 4274 metre yüksekliği ile İsviçre Alplerinin en yüksek zirvesi olan Finsteraarhorn dağlarına tırmanarak dağcılık alanında ki profesyonelliğini kanıtlamaya karar vermişti.  Aslında arkeolog, tarihçi ve Ortadoğu gezgini olarak tanıdığımız Bell, ilk kariyerini dağcılık alanında yapmış olmasına rağmen, dünya gezileri dolaysıyla bu kariyerini ilerletmeye fırsat bulamamıştı.

 

1 Ağustos 1902'de anlaştığı dağcı iki arkadaşı ile birlikte Orta Avrupa'da yer alan İsviçre, Kuzey İtalya ve Fransa'nın pek çok bölümünden gözüken, Avusturya'nın hemen hemen hepsini kaplayan ve Almanya'nın güneyinde önemli yer tutan Finsteraarhorn sıra dağlarına tırmanmak üzere bölgeye giden Bell, 2 Ağustos sabahı başladığı tırmanışın ilk anlarında sorun yaşamazlarken, bir yamaçtan inişe geçtikleri sırada şiddetli bir kar fırtınasına yakalanırlar. Soğuk ve tipi o kadar şiddetlidir ki, yağan kar adeta taş parçası halinde yüzlerine çarpmaya başlamıştı. Bellerinden halatlarla birbirine bağlı oldukları halde tutunmakta zorlanmaya başladıklarını hisseden Bell, kemerinden çıkardığı baltayı bir çatlağa sabitleyerek dengelerini sağlamak istese de, rüzgarın şiddetinden dolayı bu girişimi fayda etmez. Arkadaşı Heinrich, halatın fazla dayanamayacağını ve her an düşebileceklerini hatırlatınca, gayet sakin ve soğukkanlı davranarak arkadaşlarını sakinleştiren Bell, daha sonra serbest hareket edebilmek için birbirine bağlı olan halatı kesmek zorunda kalır. 

 

Giderek şiddetini artırmaya başlayan tipiden dolayı omuz ve ellerini kıpırdatamaz duruma gelen Bell, çantasından çıkardığı mendili yüzüne ve eline sarmak suretiyle kendisini donmaktan korumaya çalışır. Saçları ve kaşları buz, elleri ise donmuş olmasına rağmen titrek sesiyle arkadaşlarına telkinlerde bulunuyor, umutlarını kaybetmemeleri için çaba gösteriyordu. Çünkü çok iyi biliyordu ki, bir yamaçtan boşluğa doğru bir ipte günlerce asılı kaldığı halde umudu yitirmemek ve yaşama tutunabilmek, ancak çelik gibi bir psikolojiye sahip olmak ve en önemlisi motivasyonla mümkün olabilirdi.

 

İlerleyen saatlere rağmen yerlerinin tespit edilmemiş olması ve hava şartlarının giderek ağırlaşmaya başlaması ekibin yaşam direncini düşürmeye başlamıştı. Yanlarında bulundurdukları su ve çikolataları tükenmişti. Ama onlar için suyun ya da yemeğin tükenmiş olması asıl problem olmaktan uzaktı. Çünkü onları zorlayan asıl problem, süratle esen fırtınadan dolayı nefes almakta güçlük çekmeye başlamalarıydı. Arkadaşları korku ve endişeye kapılmıştı ve kendilerini kaybetmeleri an meselesiydi. Bu durumu fark eden Bell, sahip olduğu sabır, dirayet ve cesaretle tekrar harekete geçiyor, arkadaşlarını motive etmeyi başarıyordu.

 

48 saat sonra yerleri tespit edilen Bell ve arkadaşları asılı kaldıkları yamaçtan kurtarılmış, ikram edilen süt ve yumurtayı yedikten sonra toparlanmaya başlamışlardı. Herkes çok iyi biliyordu ki, bu kurtuluşun başkahramanı Gertrude Bell'den başkası değildi. Onun sahip olduğu inanç, kararlılık ve sağlam psikolojisi önce kendisini hayatta tutmuş, oda bu sayede arkadaşlarının hayatta kalmasını sağlamıştı. 48 saat süren yaşam, sabır, cesaret ve kahramanlık öyküsü, "Gertrude Bell" isminin 2 bin 632 metrelik zirvelerden birine  "Gertrudspitze- Gertrude Tepesi"  verilmesiyle son bulmuştu. Günler geçmesine rağmen el ve ayaklarında ki morarma devam eden Bell, 10 Ağustos'ta Londra'ya doğru hareket etmiş, 11 Ağustos 1902 Pazartesi günü Londra’ya ulaşmıştır.

 

Gertrude Bell'in Sır Dolu Ölümü (1868-1926)

 

Arap­lar ara­sın­da “Çö­l Kraliçesi”, "El Hatun"  ve “Irak’ın Taç­sız Kra­li­çe­si” olarak ün yapan İngiliz kadın ajan Bell, Birinci Dünya Harbi sona ermesine rağmen Bağdat'ı terk etmemiş, Irak Krallığı'nın oluş­ma­sında, sı­nır­la­rı­nın belirlenmesinde ve tahta geçecek ilk Kral'ın belirlenmesinde öncü isim olmuştu. 23 Ağustos 1921 yılında Mek­ke Şe­ri­fi Hü­se­yin İbn Ali’nin oğ­lu Fay­sal'ın kral seçilmesinde önemli rol oynayan Bell, amacına ulaşmış olmasına rağmen Kral Faysal'ı terk etmeyerek uzun bir süre danışmanlığını yapmıştır.

 

İsmi, Arabistan’daki okullarda "Uyanış" adlı ders kitaplarında geçen ve kendisinden "kahraman" olarak söz edilen İngiliz ajan Gertrude Bell, Faysal'ı Kral seçtirdiğinde 53 yaşını almış olgun bir kadındı artık. Hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi olamamış olmanın özlemini ve ayrıca "son aşkım" dediği ama hiç kavuşamadığı Konya Konsülü Binbaşı Dick Doghty-Willie'i zamansız kaybetmenin acısını hep yüreğinde hissediyordu. Kendisini çok yalnız hisseden Bell, günün büyük bir bölümünü Kral Faysal'la geçiriyor, aklındaki müze kurma projesinin detaylarını kendisine anlatıyordu. Üç yıl süren çalışmalarının sonunda "dostum" dediği Kral Faysal'ın yardımıyla bu­gün Me­zo­po­tam­ya me­de­ni­ye­ti­nin en es­ki eser­le­rinin sergilendiği mer­kez­le­rden biri sa­yı­lan Bağ­dat Mü­ze­si­'ni ku­rmuş, bütün servetini buraya bağışlamış ve onursal başkanı olarak ba­şı­na geç­miş­tir. Bell, çok sevdiği ve gönülden hizmet verdiği topraklara bıraktığı bir anıt olan “Bağdat Arkeoloji Müzesi” 2003 yılında ABD işgali sırasında yağmalanmış olsa da, sonradan tekrar toparlanmış ve günümüzde Irak’a ait antik yapılardan oluşan olağanüstü bir eser haline gelmiştir. ABD yağmasından 12 yıl sonra müzenin kapılarını halka açan Irak hükümeti,  işgal döneminde müzede kayıtlı bulunan eserlerden yaklaşık olarak 15 bininin yağmalandığını, 12 yıl süren takip ve restorasyon sürecinde bu eserlerin ancak 4 bin 300'ünün yerine konabildiğini açıklamıştır.

 

İstihbarat alanında son derece başarılı bir grafik çizen ajan Bell, ne yazık ki bu başarısını özel hayatına yansıtmayı başaramamış trajik, küskün ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir hayat geçirmeye başlamıştı. Belki de hayal ettiği her düşüncesini gerçekleştirme imkanı bulmuştu ama fani bir varlık olması sebebiyle üstesinden gelemeyeceği sorunlar baş göstermeye başlayınca yalnızlık ve sağlık sorunları ile karşı karşıya kalmıştı. İmkansız bir sevdanın kalbinde açtığı yara ve 1926 yılının başlarında kardeşi Maurice'yi tifo hastalığından dolayı kaybetmenin verdiği dayanılmaz acı, Bell'i tümden bunalıma sokmuş, yaşama arzusunun yok olmasına neden olmuştu.

 

Temmuz 1926 yılı başlarında kalemi eline alıyor ve belki de yazacağı son mektup olacağından habersiz duyduğu yalnızlığı babasına; “Sevgili baba, artık durmalıyım. Daha fazla yürüyemeyeceğimi hissediyorum” sözleriyle anlatmaya çalışıyordu.

 

Doğum gününe üç gün kalmıştı, babasına yeni bir mektup yazmak istiyor ama eline kalemi alacak takati kendisinde bulamıyordu. Bell, uyumadan önce mutlaka uyku hapı alırdı. O gece yine öyle yaptı, ama bu kez aldığı hap sayısı her zamankinden daha fazlaydı. Yardımcısından kendisini sabah erken uyandırmasını istedikten sonra uykuya daldı.  Yardımcısı, 12 Temmuz 1926 sabahı uyandırmak için odasına girdiğinde, Çöl Kraliçesi İngiliz Kadın Ajan Gertrude Bell'in cansız bedeniyle karşılaştı.

 

Bell'in bu ani ölümü bir intihar mıydı yoksa doz aşımından dolayı doğal bir ölüm müydü? Ya da Bell bir suikasta mı kurban gitmişti? Bu sorulara net bir yanıt vermek çok zor. Elimizdeki tek açıklama ve delil, İngiliz yetkililerinin yapmış oldukları açıklamadır. İngiliz yetkililere göre, son günlerde geçirdiği bunalım ve babasına yazdığı mektupların içeriği ajan Bell'in bilerek aşırı doz almak suretiyle intihar ettiği yönünde olmuştur.

 

İngiliz yetkililerin yanı sıra bölgedeki ajanların ve Osmanlı'ya karşı ayaklanan aşiret reislerinin katıldığı merasimden sonra Gertrude Bell'in cenazesi Bağdat’ın Bab Al-Sharji bölgesinde bulunan İngiliz mezarlığında toprağa verilir. Ölmeden önce bıraktığı vasiyet üzerine de 1927 yılında Irak’ta "Bağdat İngiliz Arkeoloji Enstitüsü"  kuruldu. Yine aynı şekilde vasiyeti doğrultusunda eserlerinin, mektuplarının ve fotoğraflarının "Arkeoloji Enstitüsü"ne bağışlanması gerekiyordu. Ancak,  kız kardeşi Lady Richmond bu vasiyeti yerine getirmemiş, Bell’e ait kitapları, notları, Arabistan ve Anadolu’da çektiği fotoğrafları İngiltere’de Newcastle Üniversitesi'ne bağışlamıştır. Günümüzde üniversitenin halka açık olan arşivinde Bell'e ait 1600 mektup, 16 adet günlük ve 7000'den fazla fotoğraf bulunmaktadır.

 

Sonuç

 

Bell, 1897 ile 1905 yılları arasında Osmanlı'ya bağlı vilayetlerde çalışmalar yürütmüş, bölge halkını Osmanlı'ya karşı kin, nefret ve intikam duygularıyla aşılamıştır. Yürüttüğü istihbarat çalışmalarından dolayı, kendisine kadın olarak bir yere giremeyeceği söylendiğinde de,  "Ben resmi bir görevliyim dolayısıyla cinsiyetsizim" diye cevap veriyordu.

 

Gertrude Bell 1905 yılında arkeolog ve tarihçi kimliğiyle Suriye vilayeti, Akdeniz ve İç Anadolu'ya seyahatler düzenlemiş ve bu gezilerinde bölgede yaşayan Dürzi, Ermeni, Arap, Kürt  ve diğer farklı etnik gruplarla yakın ilişkiler kurarak Türklere karşı tutumlarını öğrenmiştir. Görüştüğü bazı Arap şeyhlerinin ve Bedevi kabilelerinin isimlerini not defterine yazmış, gezdiği yerlerin ve özellikle de su ve petrol kuyularının yer aldığı alanları resimleyerek, bulundukları konumlara ilişkin haritalar çizmiştir. Seyahatleri boyunca beze sarılı tabancasının Türk askerleri tarafından yakalanma ihtimalinden dolayı endişelenmeyen Bell, daha çok çekmiş olduğu resimlerin ve çizmiş olduğu haritaların yakalanma ihtimalinden korkmuştur. Onun bu endişesi uzun uğraşlar sonucu çektiği resimlere ya da çizdiği haritalara el konulması değil, bölgede ajanlık faaliyetlerinde bulunduğunun ortaya çıkarak deşifre olabilme ihtimaliydi.

 

Kudüs'te bulunduğu süre zarfında yakın ilişkiler kurduğu Araplara karşı duyduğu sempati her geçen gün biraz daha artıyor, gelenek ve göreneklerine bağlılığını göstermek için onlar gibi yiyor, içiyor, giyiniyor ve yine onlar gibi oturup kalkmayı öğreniyordu. Bell'in bu çabalarına karşılıksız kalmayan Arap halkı kendisini “Kralların Danışmanı”, “Çölün Kraliçesi”, "Çöl Kızı", "İngiliz Leydi"  ve  “El-Hatun” gibi unvanlarla onurlandırıyordu.  Bu dönemde dil yelpazesini genişletmeyi hedefleyen Bell, İran ve Kudüs'e yapmış olduğu ziyaretler esnasında Arapçasını, İstanbul'da kaldığı süreçte de Türkçesini ilerletmek suretiyle yedi farklı dile hakim konuma gelmişti. Bölgede konuşulan dillerden bir tek İbraniceye yabancıydı ama en kısa zamanda o dili de öğrenmeye kararlıydı.

 

Kudüs’ten ayrılarak Suriye’ye, oradan da Cebelidüruz’a (Cebel el-Dürzi) geçen Bell, arkeolog ve tarihçi kimliğini kullanarak Osmanlı kontrolünde olan Kudüs, Suriye, Irak ve diğer bölgelerde yaşayan yerel halk, aşiret ve tüccarlarla çok kısa sürede kaynaşmış, Bedevi kılığında girdiği Filistin'de de Dürzi Kralı Yahya Bey ile dostluğunu ilerleten ajan Bell, sahip olduğu arkeolog ve tarihçi kimliğini istihbarat çalışmalarının bir maskesi olarak kullanmaktan geri kalmamıştır.

 

Kudüs, Suriye ve diğer birçok Ortadoğu ülkesine düzenlemiş olduğu 1905 tarihli seyahatlerini, Şerif Hüseyin'in Osmanlı topraklarında başlatacağı ayaklanmaların ve İngilizlerin hazırlayacağı işgal projelerinin belirlenmesine yönelik bir alt yapı çalışması olarak değerlendirebiliriz. Çünkü, bu dönemde Osmanlı'nın vilayeti statüsünde olan Suriye ve diğer problemli stratejik bölge ziyaretlerine ağırlık vermeye başlayan Bell, gittiği yerlerde Osmanlı Devleti'nin askeri, ekonomik ve etnik yapılarıyla birlikte sınır hatlarını da yakından inceleyip, bilgiler toplamış, resimler çekerek haritalar çizmiştir. Bölgede yapmış olduğu istihbarat çalışmalarında en dikkat çeken husus ise, Osmanlı halkının etnik kökenlerine, demografik dağılımına ve mezheplerine yönelik hazırlamış olduğu raporlardır. İngiliz istihbaratına göndereceği bu raporlarda hangi aşiretlerin Osmanlı'nın yanında yer aldığı, hangilerinin ise devlete karşı isyana meyilli olduğuna dair bilgiler yer almaktaydı. Suriyeli Dürzîleri Osmanlı'ya karşı isyana teşvik etmeye çalışması ise, Osmanlı topraklarına atılan ihanet tohumunun filizlenmeye başlamış ilk haliydi. Ve unutmamak gerekir ki İngiliz casus Gertrude Bell, söz konusu gezi ve görüşmelerini İngiliz dış istihbarat örgütü MI6'nın kendisine vermiş olduğu ayaklanmalara ve işgal sürecine yönelik alt yapıyı hazırlama kapsamında icra etmekteydi.

 

1905 tarihinde İç Anadolu'dan (Çukurova)  başlayarak, 1907 yılı sonlarına kadar Akdeniz ve Doğu illerinin birçoğunu gezmiş, Osmanlı'nın sosyal ve toplumsal yapısına yönelik çektiği fotoğrafları, yazdığı notları ve bölgeye dair stratejik noktaların bilgilerini İngiliz istihbaratına ulaştırdıktan sonra, kitap haline getirmiştir. Ancak, hemen belirtmemiz gerekir ki, Bell'in 1907 tarihli  "The Desert and the Sown" başlıklı eserinin içeriği, sadece tutmuş olduğu günlüğün derlemesinden oluşmaktaydı. Bell'in bu dönemde ki gezi rotasına baktığımızda karşımıza Antakya, Adana, Tarsus, Mersin, Kayseri, İzmir, Manisa, Isparta, Konya, Burdur, Karaman, Karadağ ve o dönemlerde Osmanlı toprağı sayılan Irak ve Suriye gibi vilayetler çıkmaktadır.

 

1905-1907 yılları arasında Karaman ve Karadağ'a düzenlediği geziye dair geniş bir günlük tutmuştur. Bell, aralarında politikacıların da bulunduğu referansları ve babasının eski bir dostu olan Mr. Jacob Van Lennep'in yardımıyla, Konya'ya kadar uzanacak olan yolculuğu ve özellikle Ramsay‟la yapacakları "Binbir Kilise" kazıları için lüzumlu resmi izinleri ve malzemeleri tedarik eder. Konya'da buluştuğu ünlü arkeolog Villiam Ramsay  ile Karaman’ın 40 kilometre kuzeyindeki Karadağ bölgesinde ki "Binbir Kilise" kazılarına katılan Bell, ayrıca bölgede yaşayan Ermeni, Rum, Muhacir, Tatar, Çerkez ve Araplarla çok yakından ilgilenip, dostluklar kurmuş ve yaşamları hakkında notlar almıştır. Ayrıca Meram ve antik dönemde "Sylata" diye adlandırılan Sille’ye giderek Bizans çağından kalma kiliseleri inceleyen Bell, Konya gezisine ait bilgileri 20 sayfalık  günlük ve 350 adet fotoğrafla  günümüze aktarmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top