G20’nin Ağızda Bıraktığı Tat

A- A A+

Geçtiğimiz hafta, Japonya’nın Osaka kentinde düzenlenen ve Türkiye’nin de katıldığı G-20 Zirvesinde Dünyanın en büyük ekonomileri bir araya geldi. Geçen seneki Zirve, hatırlanacaktır, Trump’ın temsilciliğini yaptığı tek-taraflılık ve ekonomik milliyetçilik duvarına çarpan özellikle Trans-Atlantik müttefikler için son derece tatsız geçmişti. Ayrıca, G20’nin (19 büyük ekonomi artı AB) Dünya ekonomilerini temsil açısından önemli faydaları olduğuna inanan küresel yönetişim taraftarları için de ağızlarda acı bir tat bırakmıştı. Bu sene G-20’nin nasıl geçeceği ve ABD’nin tavrının nasıl olacağı elbette merak ediliyordu çünkü küresel yönetişim meselesinin ön plana çıkmasına neden olan iklim değişikliği, mülteciler, göç, terörle mücadele gibi hususlarda geçtiğimiz yıl mucizevi bir ilerleme kaydedilmedi. 

 

Kötü senaryolar 

 

ABD’nin bulduğu her anlamda (gerçek ve gümrük) duvar inşası ve saldırgan ekonomik milliyetçilik de ne herkesin benimsediği ne de herkesin benimsemek istediği bir çözüm olduğunda çok-taraflı platformlara, küresel sistemin işlediğini gösteren süreçlere hala ihtiyaç duyuluyor. Üstüne üstük 2019 G20’si bir dizi uluslararası kriz ve görünürlüğünü artıran ABD ve “diğerleri” arasındaki karmaşık ve şimdilik dengesiz mücadele ortasında gerçekleştiğinden, geçen seneki gibi bir Amerikan tavrının sonunda ABD’yi de zarara sokacak krizleri tetiklemesinden endişeleniyordu. Çoktandır, piyasaların kötü senaryolara hazırlandığını bazı düşünce kuruluşları duyuruyordu. Eh Osaka Zirvesi’nin küresel yönetişimi uzun bir süredir içinde bulunduğu koma halinden çıkardığını iddia etmek de zor. Sonuçta, Trump ve Muhammed Bin Salman’ın birbirlerinin omuzuna dokunarak şakalaştığı, Mısır’da tüm yaşananlardan sonra Sisi’nin davet ettiği, Therresa May’in sirke satan yüzüyle Skripal hadisesini hatırlattığı, Ivanka Trump’ın en “Barbi” haliyle dünya liderlerinin arasına daldığı (bu halinin videosunun da Elysse Sarayı tarafından paylaşıldığı), Trump’ın “hello demek için” Kuzey Kore liderine kapıdan uğramaktan bahsettiği twitler attığı ve bütün bu ekşi pastanın zirve noktası olarak Putin’in Financial Times’a verdiği röportajda “liberalizmin ölümünü” ilan ettiği bir zirveden bahsediyoruz. Zaten Osaka Zirvesi’nin ev sahipliğini üstlenen Abe bir süre önce ABD ve İran arasında tansiyonu düşürmek için giriştiği ikna ve arabuluculuk faaliyetlerinde başarısız olmuş, İran uranyum zenginleştirme oranını artırdığını, 2015 Anlaşmasındaki muhatapları Osaka’da küresel ısınmayı, plastik atıklar meselesini filan konuşurken açıklamıştı. 

 

Tabii eğer kötü senaryo, küreselleşmenin ve küresel piyasa ekonomisinin ölümünü ilan etmekse; Zirve bir ölüm ilanı değildi. Kimse, hatta Rusya bile, liberalizmin felsefi olarak ölümünü ilan ettikleri hevesle küresel piyasa ekonomisini ve küresel finansal yönetişimi öldüremiyor. Nitekim, en çok merak edilen liderler zirvesinden birinden de, Çin-ABD buluşmasından da, nispeten yumuşak mesajlar çıktı. Bildiğiniz gibi ABD’nin Çin mallarına Trump dönemi uyguladığı yüksek gümrük vergisinin, özellikle Huawai krizi gündemdeyken yaygınlaştırılması tehdidi vardı. Gerçi, işten anlayanlar ABD’nin Çin ile olan ticaret savaşını tırmandırmasının ABD ekonomisi için de hayırlara vesile olmayacağının altını çiziyorlardı ama Trump politikalarının belirsizliği herkesi tahmin ettiği doğrultu hakkında iki kere düşünmeye itiyordu. 

 

Türkiye ve ikili ilişkiler

 

Sonuçta “şimdilik” ifadesiyle ABD lideri, Çin menşeili bazı mallara uyguladığı yüksek gümrük vergisini yaygınlaştırmayacağına ve Huawai’ye ABD menşeili şirketlerin satış yapmasına izin vereceğini açıkladı. Tabi ABD-Çin rekabeti söz konusuysa her şey “şimdilik”, ABD seçimlere doğru yürürken Trump kendi üslubunun dışında özel bir kriz yaratmadan zirveyi bitirip Kim’in elini sıkmaya koştu. Meydan, iklim değişikliği mücadelesinin ne kadar kutsal olduğu anlatan Macron ve AB’li liderlere kaldı. Sonuçta Zirveye liderler gelmiş, G-20 bir platform olarak işlemiş, herkes küresel ekonominin işleyişi açısından zaman kazanmış ve Osaka Zirvesi’nin heyecan yaratan jeopolitik ayağı bitmişti. Ve bu sefer, Osaka’da jeopolitik heyecanın kaynaklarından birisi de Türkiye ve Türkiye’nin ikili ilişkilerinin küresel ve bölgesel politikaları nasıl etkileyeceği sorusuydu.

 

Türkiye’nin başarılı bir G-20 Zirvesi geçirdiği değerlendirmemizi üç ayaklı bir akıl yürütmesi üzerine dayandırabileceğimizi düşünüyorum. Öncelikle, Ankara G-20 gibi çok-taraflı, küresel yönetişimi önceleyen platformlara önem veriyor ve işlediğini görmek istiyor. Zaten, sırf bu nedenle bile Osaka Zirvesi, çok-taraflılığın işlediği, tek-taraflı fevri krizlerle zehirlenmediği ve Ankara’nın diplomatik gündemini küresel düzeyde duyurmasına imkân verdiği için önemli. 

 

Ancak, Osaka Zirvesinin tek önemi sadece Ankara’nın çok taraflılığı tek taraflılığa yeğleyen dış politika anlayışından kaynaklanmıyor. Bunun ötesinde Türkiye uzun bir süredir dış politikasında “dengeleme” ve “çok yönlülük” ilkelerini izliyor. Bu tercih hem bir ihtiyaçtan, (yakın çevresinde iki küresel gücün askeri-siyasi-ekonomik politikalarıyla yani ABD ve Rusya ile burun buruna yaşayıp, onlar arasındaki mücadeleyi fırsata çevirmeye çalışma ihtiyacından) kaynaklanıyor, hem de Türkiye’nin bölgesel güçlere söz ve gündem oluşturma gücü veren, böylece çatışma ve işbirliğini sadece büyük güçlerin tercihine bırakan anlayışı reddeden bir uluslararası politika dönüşümünü, yeniden yapılandırılmasını arzulamasından kaynaklanıyor. Sonuçta “Dünya 5’den büyüktür” güçlü bir slogan ve bir yanda ilkesel bir duruşu hatırlatıyor; diğer yanda ise son derece fonksiyonel: farklı ülkelerle ticaret yapma, tüm büyük güç mücadelesine rağmen ticari barış ve işbirliği kuşakları oluşturma imkanını veriyor. Bu açıdan Türkiye, özellikle BRICS ülkeleriyle ve bu ülkelerin etkili oldukları bölgelerle ilişkilerini çeşitlendirip, güçlendirme; bu ilişkileri kendi kabiliyetlerini geliştirme stratejisi ile birleştirip kendine bir yumuşak dengeleme çevresi oluşturma siyasası güdüyor. Ankara, jeopolitik mücadelenin yumuşak güç ve yumuşak dengeleme mekanizmalarını nasıl sınırlayabildiğiyle ilgili bir tecrübeye sahip olsa da ilişkileri çeşitlendirmenin özellikle kriz dönemlerinde ülkelere ne gibi krizden kurtuluş yolları sunabildiğinin de farkında. Dolayısıyla “çeşitlendirme” stratejisi Ankara için, sadece özel krizler karşısında ortaya sürülebilecek bir taktik mesele değil, uzun soluklu bir yatırım. 

 

Çin-ABD ilişkileri 

 

Osaka 2019 G-20 Zirvesi, bu noktada, Ankara’nın yatırımlarının meyvesini toplayabildiği bir zirve oldu. Bir yandan bir süredir iyileşen Türkiye-Hindistan ilişkilerini daha da güçlendiren temaslarda bulunuldu, ki Hindistan’ın sahip olduğu ticaret hacmi, enerji sektörü de dahil olmak üzere sahip olduğu bilgi ve özellikle Körfez gibi, Rusya-Avrasya gibi önemli enerji bölgeleriyle geliştirdiği özel ilişki düşünüldüğünde Türkiye’nin yumuşak dengeleme çevresinde yer alabilecek önemli bir ülke. Osaka 2019, bu hatta Ankara’nın çok başarılı bir şekilde ilerlediğini gösterdi. Benzer bir hat da, Türkiye-Çin ilişkilerinde gelişiyor. Bilindiği gibi Çin-Türkiye ticaret ilişkileri Çin’in İpek Yolunu üç hat üzerinden canlandırmaya çalıştığı OBOR (Tek Kuşak Tek Yol) projesinde Ankara’nın Orta Kuşak güzergahında önemli bir merkez olması hasebiyle bir süredir gayet sıcak bir şekilde ilerliyor. Çin’in Türkiye açısından dış yatırım sağlayıcısı olarak alternatif bir sıcak para ve teknoloji sağlayıcısı olduğu muhakkak. Ancak Çin-Türkiye ilişkilerinin sahip olduğu potansiyeli tamamıyla gerçekleştirmesi belirli koşullara bağlı. İlk koşul, Çin’in kendi ekonomik potansiyelinin ne kadarının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği sorusu üzerine dönüyor ki burada odak noktası küresel jeopolitik mücadelede Çin-ABD ilişkilerinin seyrinin ne yönde olacağı. 

 

‘Şimdilik’ iyimser

 

Osaka Zirvesinden çıkan “şimdilik” iyimser açıklamalar ve ticaret savaşının “şimdilik” mevcut haliyle dondurulmuş olması elbette Pekin’i bir ölçüde rahatlattı ama tam bir rahatlık da sağlamadı. ABD-Çin ticaret anlaşması önündeki pürüzler ve ticaret savaşının ilk safhalarında ABD’nin Çin mallarına getirdiği ek gümrük vergileri duruyor. Bu koşullarda Çin, kendi orta sınıfının özellikle de orta sınıf tüketiminin ekonomisi için nasıl zorluklar ve fırsatlar yaratabileceğini değerlendirmek zorunda. Tüm bu meseleler ve tabi Çin’in önemli jeopolitik çatışma noktalarında ne kadar aktif davranabileceği, bu aktif siyaset içerisinde bölgesel kabiliyete sahip Ankara gibi aktörlerle verici pazarlık oyunları kurup kuramayacağı Çin’in ideal bir dengeleyici yatırımcıya dönüşüp dönüşmediğini belirleyecek. Ankara, bu açıdan Çin’in potansiyelinin farkında, fırsat pencerelerini açık tutuyor. Son Zirve ve ertesinde gerçekleşen Türk heyetinin ÇHC ziyaretinde görüldüğü gibi, Pekin de fırsat pencerelerinin açık kalmasını istiyor. Bu nedenle de, iki ülke arasındaki ilişkilerin tam potansiyeli önündeki meselelerden biri, ÇHC’nin Sincar-Uygur bölgesine yönelik politikaları tekrar ele alındı. Ankara ve Pekin’in meseleyi farklı şekilde tanımladıkları, her iki ülke kamuoyunun meseleyle ilgili farklı endişeler besledikleri sır değil. Bu nedenle iki ülke ilişkilerindeki sıcaklığa rağmen otomatik bir çözüm bugüne kadar ortaya çıkmamıştı. Ancak her iki ülke de konunun diyalog içerisinde görüşülmesini arzu ediyor. Bu bağlamda Türkiye’den bir komisyonun Sincar bölgesinde inceleme yapmasına Çin makamlarınca izin verilmesi önemli ve ÇHC’nin Türkiye ile yakaladığı fırsat penceresine önem verdiğini gösteriyor. 

 

Osaka 2019’da Çin-ABD, Rusya-ABD ilişkisi gibi Türkiye-ABD ilişkisi de hem bölgesel ve küresel istikrar için hem de Trans-Atlantik ittifakın geleceği için önem atfedilen konulardan biriydi ve bu yüzden Erdoğan-Trump görüşmesinin nasıl geçeceği merakla bekleniyordu. ABD ve Türkiye arasında son yıllarda inişli çıkışlı bir ilişki olduğu, kimi zaman iniş ayağının da çok sert olduğu biliniyor. Ayrıca Ankara ve Washington arasında Suriye’de güvenli bölge fikrinden, PYD’nin geleceğine, PKK/ FETÖ ve mensuplarının Ankara karşıtı faaliyetlerine, Doğu Akdeniz’de TC/KKTC’nin haklarını yok sayan zihniyet ve planlara verilen desteğe halledilmesi gereken çok ve ciddi anlaşmazlık noktaları var. Yine de bölgede tanklar, füzeler, donanma unsurları burun burunayken tansiyonun düşesi, düşmese bile kontrol edilmesi için Ankara-Washington arasında gerilen düğümün de gevşemesi gerekiyor. Bu nedenle Zirvede, gündem son aylarda düğümün en çok gerildiği S-400 ve F-35’ler meselesiydi. 

 

Ankara, S-400 ve F-35 meselesinin iki ayrı konu olduğunu, Kongre’nin Avrupa-Doğu Akdeniz-Orta Doğu hattında, Türkiye’nin izlediği dengeleme stratejisini terk etmesi için Ankara’ya yaptığı baskıyı artırmak için bu iki meselenin birbiriyle ilişkilendirildiğini, böylece de bölgede Ankara’nın aleyhine ama güç hesapları gerçeğinin de uzağında bir denge kurgulanmaya çalışıldığını söylüyor. Bunun ötesinde Kongre’nin ve Washington’daki bazı çevrelerin yarı lobi, yarı yeniden tanımlanmış Yeni Muhafazakâr gündem doğrultusunda güttükleri bu Türkiye’yi dışlayan zoraki güç oyununun bölgede ABD’nin işine yarayıp yaramadığı da soru işareti. Bu soruyu açıkça olmasa da dolaylı olarak soran ve Türkiye’yi kaybetmenin güdülen kriz politikasında kırıcı bir etki yaratacağını söyleyenler de var. Nitekim bu düşüncelerin ne kadar Trump’ın kulağına gitti bilinmez, ABD başkanı Erdoğan ile görüşmesinde çok önemli bir açıklamada bulundu ve Türkiye’nin S-400 arayışının haklı bir sebebi olduğunu söyleyiverdi. 

 

Trump’a göre, Obama Yönetiminin başarısız politikası Ankara’yı S-400 Anlaşması gibi bir anlaşma yapmaya ve bu kabiliyetleri edinmeye itmişti. Bu tip bir açıklama ilk kez ve ABD karar alım mercilerinin en üst otoritesi tarafından yapılıyor ve Türkiye’nin haklı tezini iki ayakta güçlendiriyor: 1)- Ankara tehlike ve tehditlere karşı müttefikleri tarafından yalnız bırakıldı ve kendi savunma açıklarını kendi çabasıyla (parasıyla, insan kaynağıyla, diplomatik ilişkileriyle, siyasal pazarlık gücüyle) kapatmak durumunda kaldı. Bu noktada Ankara ve Türkiye kamuoyu o kadar kararlı ki, Trump, Sayın Erdoğan’ı “çetin bir müzakereci” olarak tanımlamak ihtiyacı içinde buluyor kendini. Denilecektir ki, “canım Trup Irak ile Suriye’yi birbirinden ayırt edemiyor, sokak diline sapmadan iki cümle kuramıyor, bu derin stratejik çıkarımı nasıl yapacak?”. Elbette bu cümledeki iddialar yabana atılmaz ama Trump’ın başkanlık stilinin bir tür Mr President, the CEO ‘luğa evirildiği, yani karşımızda işadamı bir başkan olduğu unutulmamalı. Çetin müzakereciliğin ne olduğunu bilen birkaç kişiden biridir Trump ve Osaka’da yaptığı açıklamanın tek nedeni de seçimlere giderken Obama’nın kaç çuval inciri berbat ettiğini bir kez daha göstermek değil, Türkiye kendi savunmasını S-400’ler dahil her türlü kabiliyetle güçlendirmekte kararlıyken Ankara’yı tamamen kaybetmeyecek bir söylem geliştirmek. 

 

Trump’ın itirafı 

 

Aslında Ankara bu fırsat penceresinin kendisine ne imkanlar getirebileceğini tam olarak hesaplamada zorlanıyor. Çünkü Trump yönetiminin dayandığı “tahmin edilemezlik” hala geçerli olmayı sürdürüyor. Zaten ABD’nin maliyetleri kontrol ederek caydırıcılığı sağlamanın bir aracı olarak benimsediğinden bu stratejiyi Trump gibi bir başkana sahip oldukça bu niyet edilmiş dengesizliği kullanmaya devam edecektir. Ankara’nın hesaplarında zorlanmasının ikinci nedeni, ABD yönetimindeki bölünmüşlük ve Başkan’ın gücünün sınırları.  G-20 Zirvesi sonrası, Trump’un ABD’ki diğer kurumların tepkilerine nasıl cevap vereceği doğal olarak Türkiye’ye yönelik yaptırımlarla ilgili olarak CAATSA meselesinin geleceğini belirleyecek. Bu bağlamda, bir ara formül arayışı çerçevesinde Başkanın elinde bazı opsiyonlar mevcut; bu bağlamda örneğin Trump’ın 180 günlük bir erteleme istemesi Türkiye’ye önemli bir zaman sağlayacak. Bu zaman zarfında, küresel ve bölgesel ciddi bir kriz olmadıkça piyasalar da dengesini korumaya devam edecek. Tabi, bu seçeneği Başkanın tercih edip etmeyeceği şimdiden belli değil. Bu arada, Trump’un G-20 Zirvesinde ilk kez S-400 meselesi üzerinden Türkiye’ye haksızlık yapıldı deyip suçu Başkan Obama’ya atması Başkanın bizlere başka bir ara formül arayışı içinde olup olmadığını düşündürdü. Ancak G-20 hemen ertesinde S-400’ler konusuyla bağlantılı yaptırımlarla ilgili bir değişiklik olmadığını tekrar yineleyen Washington’dan gelen aykırı sesler, bizlerin Başkan Trump’ın 12 maddelik CAATSA yaptırımlarından sadece bazılarını seçerek uygulayabileceğini de düşündürüyor. Nitekim, bazı kesimler ABD Başkanının irade göstermesi halinde CAATSA meselesinde bu seçici davranışı uygulamak suretiyle bir şekilde Kongre’nin itirazlarının önüne geçilebileceğini iddia ediyorlar. Tüm bu nedenlerle, Osaka Zirvesinin ardından Türk-Amerikan ilişkilerinde tedbirli bir iyimserlik havası hissediliyor. Örneğin Osaka’da G-20 Zirvesinde S-400 konusunda ABD Başkanı Trump’ın, Türkiye haklı diye vermiş olduğu fotoğraf Türkiye piyasaları tarafından oldukça olumlu karşılandı. Bu nedenle, Türkiye’deki ekonomik tabloda, dolar halihazırda 5.60-5.70 bandında seyrediyor. Ancak bu iyimserliğin tedbirli olmasının sebepleri de mevcut. En baştaki sebep, Kongre’nin F35’lerle ilişkili olarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi “terbiye” etmeye yönelik Ankara’yı dışlayıcı bir denge arayışı içinde olması. Oysa bölge jeopolitiğinin ayakta durmayı başarmış nadir aktörlerinden Türkiye’nin kendi jeopolitik aklı, bağımsızlığa önem veren bir doğası var, kısaca jeopolitik terbiyeye ihtiyacı yok. Bu noktada Trump’ın Obama yönetiminin akılsızlığını suçlayan açıklamalarının neden çok önemli olduğu sorusunun ikinci cevabını da verelim. Hatırlanacaktır, Obama Washington’u İran’ı ve İsrail’i farklı şekillerde destekleyip Türkiye’yi yok sayan bir politika izlemişti. Bu tür politikaların başarısız olmaya mahkûm olduğunu, Ankara’nın alternatifleri olduğunu Trump kendi ağzıyla itiraf ediyor. 

 

Sonuçta Osaka Zirvesi Türkiye’nin kararlılığından taviz vermeyeceğini ABD’nin en üst düzey yetkilisine bir kez daha aktardığı, Trump’ın da buna karşılık diyalog mekanizmasını açtığı bir platform oldu. Ve ABD’nin Türkiye’yi kaybetmemek için açtığı diyalog mekanizmasının etkisi Moskova’dan duyuldu. Putin, G-20’den hemen sonra yaptığı açıklamada (ve İdlib’deki gözlem noktalarında son günlerde tüm yaşananlara rağmen) Suriye’de Ankara ile işbirliği yapılacağını ifade etti. Sözün özü, kimse Ankara’yı kaybetmeyi göze alamıyor, ama bu değerli aktörün pazarlık şartlarına da nasıl uyum sağlayacaklarını mücadele zeminine bırakıyorlar. Öyleyse, Trump’ın itirafı, Ankarasız bölgede ne istikrarın ne barışın ne de jeopolitik paylaşımın olmayacağı öngörüsüne, yani stratejik bir gerçekliğe dayanıyor. Bakalım ABD, ne zaman ve nasıl bedellerden sonra bu gerçeklikle barışacak.

 

Bu Yazı 7 Temmuz 2019 Tarihinde Star Gazetesi'nde Yayımlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top