BİLGESAM Araştırma Koordinatörü Sibel KARABEL Türkiye-Çin ilişkileri ve Yeniden Asya Açılımını Değerlendirdi

Sibel KARABEL
02 Ekim 2019
A- A A+

“Ekonomik ağırlık merkezinin Batı’dan Asya’ya kaydığı bir müddettir teorisyenler ve uzmanlar tarafından öne sürülmekte. Türkiye’nin bu yeni oluşumda; hem dış politikasını çeşitlendirme anlamında hem de stratejik avantajlarından istifade etme babında dışarıda kalma lüksü bulunmamakta. Dolayısıyla, çerçevesi çizilen Türkiye’nin Asya Stratejisini çok olumlu bir adım olarak değerlendiriyorum.”

 

Türkiye’nin dış politikada NATO ekseninden daha dengeci bir politikaya yöneldiği gündemde. Hükümetin Rusya ile yakınlaşma politikaları bu çerçevede ele alınıyor. Peki Rusya’nın ötesiyle, yani Asya’nın dev ülkesi Çin ile ilgili hangi gelişmeler yaşanıyor? Bu konuyu BİLGESAM Araştırma Koordinatörü Sibel Karabel ile konuştuk.

 

Türkiye-Çin İlişkileri Sadece Ticari Değerlendirilemez

 

YÖRÜNGE- Türkiye bir süredir Asya’ya yönelik yönelimi konuşuyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Mayıs ayı başında “Asya yüzyılı başlıyor” ve Ağustos ayı içinde de “Asya açılımını başlatıyoruz” açıklamalarında bulundu. Bu durum zaten siyasi, ekonomik ve askeri anlamda iletişimin kuvvetlendirilmesiyle görülüyordu. Neler oluyor? Yıllar önce İsmet İnönü’nün söylediği gibi yeni bir dünya kuruluyor, Türkiye’de oradaki yerini mi alıyor?

 

SİBEL KARABEL- Türkiye’nin tarihsel boyut hasebiyle kuvvetli bağı olan Asya ve daha belirgin olarak Asya-Pasifik ile ekonomik, ticari ve siyasi angajmanı aynı ölçüde sirayet etmemiştir. Bunda hem coğrafi olarak nispeten ‘uzak’ olması hem de Türkiye’nin dış politikasında ağırlık merkezini komşularına yöneltmiş olmasının payı büyüktür.

 

Ancak, özellikle 1990’lı yıllardan itibaren ve ağırlıklı olarak 2000’li yıllarla birlikte Asya ile ekonomik, siyasi ve diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi önem kazanmaya başlamıştır.

 

Türkiye, Soğuk Savaş sonrası düzende; ülkelerin stratejik dengelerini tahlil ettiği ve geleneksel müttefiklik ilişkilerinin de sorgulanmaya başladığı dönemde gerek uluslararası kurumlar gerekse ekonomik ve siyasi düzlemde ilişkilerini çeşitlendirmeye özen göstermiştir. Bu çerçevede, Asya politikası çok boyutlu bir dış politika arayışının parçası olarak da okunabilir.

 

Gerçekten de dünya nüfusunun neredeyse yarısına ev sahipliği yapan ve küresel ekonominin yüzde 30’una denk gelen bir bölgedeki gelişmeler sadece bölge devletlerini değil tüm dünyayı etkilemekte.

 

Dolayısıyla Türkiye, ekonomik olarak 2000’lerin başında 17 milyon dolar civarı olan ticaret hacmini 7.5 milyar dolara çıkarmış ve diplomatik temsilcilerini artırmıştır. Bu kapsamda, 5 Ağustos 2019 tarihinde 11. Büyükelçiler Konferansı’nda Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıkladığı “Yeniden Asya Stratejisi” ile Asya’nın dünyanın ekonomik merkezi haline geldiği, küresel rekabet alanı oluştuğu ve Türkiye’nin bu bölgeye köklerinin derin olduğunun altı çizilmiştir.

 

Ekonomik ağırlık merkezinin Batı’dan Asya’ya kaydığı bir müddettir teorisyenler ve uzmanlar tarafından öne sürülmekte. Türkiye’nin bu yeni oluşumda; hem dış politikasını çeşitlendirme anlamında hem de stratejik avantajlarından istifade etme babında dışarıda kalma lüksü bulunmamakta.

 

Dolayısıyla, çerçevesi çizilen Türkiye’nin Asya Stratejisini çok olumlu bir adım olarak değerlendiriyorum. Zaman içinde somut adımlarla desteklendiğinde tam olarak verim alınacağını mülahaza ediyorum.

 

Burada vurgulanan önemli bir nokta daha var. Yeniden Asya Stratejisi’nde belirtilen “Avrupa’da Avrupalı olmak gibi Asya’da ve Asyalı olmak da bizim için değerlidir.” Yeni uluslararası denklemde karmaşıklaşmış ve geleneksel ittifaklık ilişkilerinin sorgulandığı bir uluslararası sistemde bir tarafı diğer tarafa keskin bir şekilde tercih etmek rasyonel bir dış politika davranışı olmayacaktır.

 

Son zamanlarda Şangay İşbirliği Örgütü’nün doğrudan Avrupa Birliği’ne alternatif teşkil edeceği yönünde söylemleri bu minvalde yorumlamak gerekir. Türkiye, dış politika tercihlerini çeşitlendirerek menfaatlerini rasyonalize edebilir.

 

Yüzyılın Projesi

 

YÖRÜNGE- Asya’da üç tane güç öne çıkıyor: Çin, Rusya ve Hindistan. Bu ülkelerin de kendi aralarında da rekabet var. Çin ile ilişkileri ele alalım. Türkiye-Çin ilişkileri hangi noktada Çin ile tarihten gelen ilişkiler var. Genellikle de rekabet üzerine… Bu tarihsel zeminde iki ülke sağlıklı ve güçlü bir ilişki kurabilir mi?

 

KARABEL- Asya için yapılan mevcut jeopolitik gözlemlerden bir tanesi; Avrupa’nın Büyük Savaş öncesi güçler dengesindeki kırılma hatlarının derinleştiği zaman dilimiyle benzerlik gösterdiği yönündedir. Bunu rekabet alanlarına yansıttığımızda güvenlik, ekonomik ve siyasi olarak sıcak savaş için yorum yapmak iddialı olsa da tarihsel bakımdan her alanda rekabeti görmekteyiz. Türkiye-Çin ilişkilerinde ise; her ne kadar rekabet bir unsur olarak kabul edilse de, mevcut konjonktür her iki ülkenin işbirliği ile kazanımlarını artıracağını gösteriyor.

 

Türkiye, Çin ile ilişkilerini derinleştirmeye yukarıda bahsettiğimiz 1990’lı yılların sonlarında başladı. Aslında, Çin’in dünya ile entegre olmasının da zamansallık anlamında denk düşmesinin de etkisi bulunmakta. 2010 yılında tahsis edilen ‘Stratejik Ortaklık’ ile bir takım somut hedefler, özellikle ticari bakımdan, konuldu.

 

Bu doğrultuda, 2015’e kadar karşılıklı ticari hacmin 50 milyar dolar olması ve 2020’ye kadar iki katına çıkarılması öngörüldü. 2000 yılında yaklaşık 1.44 milyar dolar olan karşılıklı dış ticaret hacmi 2018’e gelindiğinde 24 milyar doları bulmuştur. Ancak gelinen aşamada, ticaretin seyri Türkiye’nin dış ticaret açığı vermesine sebep olacak şekilde ithalat yoğunluklu gelişmiştir.

 

Türkiye-Çin ilişkilerini salt ticari olarak değerlendirmek eksik kalmakta. Türkiye’nin Asya ve Avrupa’yı birleştiren önemli transit güzergahında olması ve 3 tarafının denizlerle çevrili olması Çin açısından Türkiye’yi daha fazla önemli kılmakta. Sonuç olarak denilebilir ki; Türkiye-Çin ilişkileri uluslararası konjonktürdeki değişim ve dönüşümden etkilense de yapısal olarak kendi dinamiğini yakalamış bir ilişki olduğu takdirde her iki taraf için kazan-kazan kurgusu gelişebilir.

 

Bir de. Örneğin ABD ile Temmuz 2018’de yaşadığımız döviz kuru krizinde de görüldüğü üzere; dış borcumuzun daha rahat finansmanı için ilişkilerimizi çeşitlendirme, ithalata bağımlılığımızı azaltma ve Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) çekme gerekliliği ilişki ağımızı genişleterek mümkün olabilecektir.

 

Projeyle Çin Çelik ve Kömür İhtiyaç Fazlasını Kaydıracak

 

YÖRÜNGE- Çin’in Kuşak ve Yol Projesi dünya dengelerini değiştirecek türden. Bu proje ile Çin neyi hedefliyor?

 

KARABEL- Kuşak ve Yol İnisiyatifi en yalın anlatımla; Asya, Avrupa ve Afrika’yı deniz yolu, karayolu, yatırım projeleri, petrol ve gaz boru hatları, iletişim ağları, altyapı projeleri, enerji terminalleri ve serbest ekonomik bölgelerle birbirine bağlamaktır.

 

Kıtaları birbirine eklemleyen bu iddialı proje Çin Kalkınma Bankası’nın 900 milyar dolarlık yatırım değeriyle, son verilerle 81 ülkeyi kapsayan ve dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 70’ine, dünya enerji rezervlerinin yüzde 75’ine ve küresel Gayrı Safi Hasılanın yüzde 55’ine denk gelen bir alanda işlerlik göstermektedir.

 

Bu veriler, Trump Amerikası’nın uluslararası sistemi ‘çok taraflı’ bir yöntemden ‘tek taraflılık’ esasına dönüştürme gayreti içinde yorumlandığında hem nitelik hem nicelik olarak daha da öne çıkmakta.

 

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor; inisiyatifin ev sahibi Çin, 2015 yılında bu doğrultuda bir eylem planı hazırlayarak resmiyet kazandırdı. Ardından 2017’de Parti Anayasası’na ekledi. Xi Jinping’in ‘Yüzyılın Projesi’ olarak tanımladığı inisiyatif için artık uluslararası zirveler düzenlenmekte ve uluslararası anlaşmazlık mekanizmaları kurmaya başlamakta. Demek ki sadece ekonomik bağlantısallık hedeflenmiyor. Kapsamı çok daha geniş.

 

YÖRÜNGE- Çin neden böyle bir projeye ihtiyaç duydu?

 

Öncelikle iki haneli büyüme rakamlarından 2012’de yeni normali olarak adlandırdığı yüzde 6.5-6.9’luk bantta kalması ve bunu sürdürülebilir kılabilmesi için; inovasyonun odak noktası olduğu, yüksek teknolojili ve katma değeri yüksek sektörlere geçişle mümkün gözükmektedir. Bu sebeple, Çin’in yükselen bir ekonomi olarak yaşadığı; bölgeler arası gelir dağılımı ve ekonomik katkı paylarındaki eşitsizliğin giderilmesi ve ‘orta gelir tuzağı’ndan kaçış, orta vadede yatırımı ülke dışına taşıyacak serbest piyasa mekanizmalarıyla mümkün olabilecektir.

 

Tam bu noktada Kuşak ve Yol girişimi, Çin’de özellikle çelik ve kömür sektörlerinde kronik hale gelmiş ihtiyaç fazlasını Batı’yla olan tarife dışı engellere takılmadan altyapı ihtiyacı olan bölgelere kaydırma olanağı sağlayabilecektir. Aynı zamanda bölgenin işgücü ve altyapı ihtiyacı da karşılanmış olup Çin ‘yumuşak gücü’nü de pekiştirmiş olmaktadır. Böylelikle, inisiyatifin köşe taşlarından olan ‘yatırım-özellikle altyapı yatırımı’ ile bağlantısallık sağlanacak, ekonomik değişim ve büyüme tetiklenecek ve refah artacaktır. Hatta, uluslararası rezerv olan dolar ile rekabet edebilmesini kolaylaştıracak ve Renminbi üzerinden ticaretini yaygınlaştırabilecektir.

 

Deniz İpek Yolu ile de stratejik limanlarda, Cibuti örneğinde olduğu gibi, askeri üs olanağı olabileceği gibi liman satın alma ve lojistik kontrolü avantajı elde edebilecektir.

 

Soya Faktörü

 

YÖRÜNGE- ABD ile Çin arasında, bölge ülkelerini, hatta dünya dengelerini de çok derinden etkileyecek bir ticaret savaşı var. Bu ticaret savaşları geçmişteki örneklerinden farklı olduğunu belirtiyorsunuz. Farklılık nedir? Çin’in güç olarak öne çıktığı ürünler nedir? (Her alanda teknoloji, demir çelik, tarım vs.)

 

KARABEL- ABD-Çin arasındaki 2017 yılında fitili ateşlenen ticaret savaşı tarihsel süreç içinde; öncekilerden çok farklı boyutları kapsamakta.

 

Başkan Trump’ın ticaret açığı argümanı ile başlattığı ek tarife uygulamaları, teknoloji, nadir metaller, opiodlar, kur manipülasyonu gibi konuları da içine kattı. Bir de küresel ekonomik iki devin ‘kapışması’ sadece bölgesel değil küresel tüm dengeleri yerinden oynatacak nitelikte.

 

En temel manada, ithalat maliyetlerindeki artış, çıktı maliyetlerini artırarak ithalat talebini düşürmekte. Silsile şeklinde, tüketici fiyatlarının artması yatırımları ve nihai tüketicinin talebini düşürüyor. Burada, Çin özellikle ABD’nin yumuşak karnı olan soya gibi tarım ürünlerinde avantajlı durumda. ABD ise ulaşım ekipmanları, kimyasallar ve gaz ihraç edip bilgisayar ekipmanları ve elektronik malzeme ithalatında bulunmakta. Buna ilaveten, Çin’in teknoloji alanında kendi kendine yetmesine fırsat verecek olan ‘Çin Yapımı 2025’ ABD’yi son derece endişelendirmekte.

 

Ekonomik, askeri, siyasal olarak yükselmekte olan Çin eğer teknolojik üstünlüğünü de küresel olarak liderlik statüsüne eriştirirse bu ABD için karşı çıkılması giderek zor bir hal alacaktır.

 

Türkiye, Küresel Ulaşım Ağları Arasında Merkez Olabilir

 

YÖRÜNGE- Gerek ticaret savaşları gerek bununla bağlantılı olarak Kuşak ve Yol Projesi Türkiye’yi nasıl etkiliyor? Türkiye Kuşak ve Yol Projesi’nin neresinde? Hangi projeler öne çıkacak?

 

KARABEL- Kuşak ve Yol açısından bakılırsa; Türkiye’nin jeostratejik önemi ve küresel ulaşım ağları arasında merkez olma potansiyeli gerek altyapı, ulaşım gerekse ekonomik anlamındaki getirilerinden karşılıklı olarak faydalanmalarına olanak sağlamaktadır.

 

Bu bağlamda, Türkiye resmi olarak 2015 yılında  ev sahipliği yaptığı G20 Zirvesi’nde imzalanan mutabakat zaptıyla Kuşak ve Yol’un Orta Koridoruna bağlanmıştır. Bu koridor, Gürcistan, Azerbaycan ve Hazar Denizi’nden geçip Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan (Afganistan ve Pakistan dahil) geçip Çin’e bağlayan hattan oluşmakta.  Orta Koridor’un Türkiye’ye 8 milyar dolarlık yatırım getirisi olacağı ve GSYH’na da yüzde 0.22’lik katkı sağlayacağı hesaplanmakta.

 

Bu kapsamda, gerçekleştirilen altyapı ve ulaşım projelerinden en belirgin olanları; 1 milyon yolcu ve 6.5 milyon ton kargo kapasiteli Bakü-Tiflis-Kars demir yolu hattı, demiryolları hatlarını birleştirerek Lianyuang-Rotterdam hattına doğrudan bağlantı kuran Marmaray tüp tünel projesi, İstanbul-Ankara hızlı tren hattı, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, 1915 Çanakkale Köprüsü gibi Türkiye’nin merkez olma özelliğini pekiştirecek projelerdendir. Ayrıca Türkiye, Deniz İpek Yolu’na Kumport Limanı’nın yüzde 65’inin Çinli COSCO Pasifik ve CIC Capital ve China Merchants Holding tarafından 940 milyon dolar karşılığında alınmasıyla dahil olmuştur.

 

Ticaret Savaşları babında değerlendirildiğinde ise; Bu çerçevede, öncelikle küresel tedarik zincirinde lider ülke olmasa da Türkiye’nin yıllık gayri safi hasılasında yüzde 0.7 düşüşe sebep olabileceği hesaplanmakta. Sektörel bazda değerlendirildiğinde; ticaret savaşları neticesinde, söz gelimi otomotiv sektöründe 30 milyar dolarlık senelik ihracatın 400 milyon dolar zarar getirdiği son hesaplamalar arasında.

 

Çelik sektöründe dünyadaki 8. en büyük üretici ve 10. en büyük ihracat pazarı olan Türkiye’yi 232. Maddedeki ek tarifeler üretimi yüzde 45 düşürecek kadar etkiledi. Bunun yanı sıra, Türkiye Çin ile ticaretini kısıtlamak isteyen ABD için özellikle tarifeye tabi olmayan tekstil sektöründe iyi bir pazar oluşturabilir.

 

Bu röportaj 30 Eylül 2019 tarihinde www.yorungedergisi.com adresinde yayımlanmıştır.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top