Türkiye-Latin Amerika İlişkileri

Eren OKUR
20 Temmuz 2009
A- A A+

Latin Amerika, küresel sistemde her zaman var olan fakat önemi hep görmezden gelinen, zaman zaman dünyayı etkileyecek ve hatta toplumları peşinden sürükleyecek bir geçmişe sahip olmasına rağmen, süper güçlerin arka bahçesi olarak bilinen ve tarihinde isyanların, anarşinin, düzensizliğin kendi içinde bir düzen oluşturduğu bölgedir. Bu uzun girizgâhtan sonra Latin Amerika’yı daha detaylı irdeleyebilmek için kısaca tarihine göz atmak gerekmektedir.


Latin Amerika, tarih boyunca dünyanın gelişmesine paralel olarak ilerleyen coğrafi keşifler ve sömürgeciliğin etkisi altında kalmış bir bölge olmuştur. İspanyol ve Portekiz krallıklarının yüzlerce yıl kıtanın zenginliklerini talan etmeleri ve kıtada herhangi bir yerleşik düzen kurmamaları, ekonomik olarak alt yapı eksikliğine sebep olmuş ve bu da krizleri modern dönemde Latin Amerika’nın vazgeçilmez bir derdi haline getirmiştir. Siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar Latin Amerika’da askeri darbe ve cunta tarzı yönetimlerin iş başına gelmelerine sebep olurken, buna karşılık sol akımlar ve anarşizm-devrim rüzgârları Latin Amerika’da sosyal yapının bir parçası olmuştur. Latin Amerika’da etkisi hala süren Che rüzgârı, bugün bölge ülkelerinde iktidarda olan birçok sol hükümete yön vermektedir.


Tarihinde birçok kez süper güçlerin mücadele alanı olan Latin Amerika’nın toplumsal yapısının büyük çoğunluğu Katoliklerden oluşmaktadır. Ayrıca bu Katoliklerin İtalyan, İspanyol ve Portekizlilerden oluştuğu bilinmektedir. Bununla birlikte Ermeni ve Rum nüfusu da önemli ölçüde yer tutmaktadır. Bunların yanı sıra yerli halk da toplumsal yapının içerisinde yer almaktadır. Bu tabloda ortaya çıkan durum Latin Amerika’nın eski Kıta Avrupası ile yakından bağları olduğudur ve bu sebeple Avrupalı ya da Batılı ülkelerin bu bölgeye olan ilgileri her geçen gün artmaktadır.


Dünya küresel güç denkleminde daha çok ekonomik girişimlerle varlığını sürdüren Latin Amerika bölgenin başat güçleri olan Brezilya, Meksika ve Arjantin ile dünya kamuoyunda daha çok yer alabiliyor. Bölge 550 milyonluk nüfusu ve dünya GSMH’sının %5’i gibi bir kısmına sahip ekonomik potansiyeli ile ekonomi-politikte önemli bir aktördür.


Türkiye’nin Bölgeye Olan İlgisi


Geçmişi Osmanlı dönemine kadar giden Türkiye-Latin Amerika ilişkileri 20. Yüzyıl boyunca dostluk ve kültürel boyutta ve çok sık olmayan aralıklarda kalmıştır. Arjantin ile 1910’da imzalanan Konsolosluk Anlaşması, 1929 yılında imza edilen Türkiye-Arjantin Kültürel İşbirliği Anlaşması, Brezilya ile imzalanan 1927 tarihli Dostluk Anlaşması ilişkilerin imzadan öteye gidemediğini ve ne kadar alt düzeyde olduğunu göstermektedir.


Cumhuriyet’in ilk yıllarında en alt seviyede seyreden ilişkiler Soğuk Savaş döneminde daha da büyük azalma göstermiştir. Soğuk Savaş döneminde Batı bloğu içerisinde yer alan Türkiye NATO eksenli bir dış politika izlemiş ve bu doğrultuda Latin Amerika’ya olan ilgisini en alt seviyede tutmuştur. Bölge ile ilgili yapılan çalışmalar bu dönemde de kültürel olmaktan öteye geçememiştir.


Bölge tarihine dönüp baktığımızda, yakın dönem Türkiye tarihi ile benzer özellikler sergileyen Latin Amerika bölgesi, Soğuk Savaş süresince darbelerin ve askeri yönetimlerin idaresinde ve iç karışıkların ortasında yer almıştır. Latin Amerika’nın yaşamış olduğu sürecin benzerini yaşayan Türkiye biraz da bu sebeple bölgeye olan ilgisini yükseltememiştir. Bunun yanı sıra dönemin küresel düzeninde yapılan paylaşımda Türkiye dış politik ağırlığını çevresinden geleceğini düşündüğü tehlikelere karşı güvenlik eksenli olarak oluşturmuştur. Latin Amerika’nın Türkiye’nin ne sınırında ne de bölgesinde yer almadığı düşünülecek olursa, Türkiye’nin bölgeye olan ilgisinin minimum düzeyde olması anormal bir durum oluşturmamaktadır.


Soğuk Savaş sonrası dönemde bölge üzerinde sert bir şekilde etkisini sürdürmeye çalışan ABD, kontrolündeki hükümetlerle küresel güç dengesinde yer edinmek isteyen güçlere karşı bölgeye girişi engellemeye çalışmıştır. İki kutuplu dünya sonrasında galip gelen süper gücün tek kutuplu hegemon bir dünya oluşturacağı öngörülürken, uygulanan yanlış politikalar ile beraber istenilen oluşturulamamış ve dünya çok kutuplu ya da çok merkezli yapının hâkim olduğu bir sisteme doğru evrilmiştir. Bu noktada Latin Amerika’da yılların vermiş olduğu değişim isteği su yüzüne çıkmaya başlamıştır. Uzun yıllar süren baskı, işkence ve faili meçhul cinayetler Latin Amerika’da güvenliği sıfır noktasına indirirken, ABD karşıtlığını da tetiklemiştir. Bunun sonucu olarak da bölgede ABD karşıtı sol hükümetler iktidara gelmeye başlamıştır.


Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dönemde önceliği bölgesinde güçlü bir ülke olmaya verirken, terörizmle mücadele süreci ve uzun koalisyon dönemleri, Türkiye’yi bölgesel olmaktan çok yerel bir düzeyde kendi iç sorunları ile uğraşan bir ülke görüntüsüne sokmuştur. Ama yine de bu dönemde Latin Amerika’ya en üst düzeyde ziyaret gerçekleştirilmiştir. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Nisan 1995’te Arjantin, Brezilya ve Şili’yi ziyaret etmiş ve bu ziyaret ilişkilerde bir ilk olması sebebiyle önemli bir yer tutmuştur.


İlerleyen süreçte 1998 yılında Dışişleri Bakanlığı tarafından “Latin Amerika ve Karayipler Açılım ve Eylem Planı” hazırlanarak bu bölge ile ilgili bir dönüm noktası gerçekleştirilmiştir. Uzun süreçler sonunda 2006 yılında güncellenen ve “Eylem Planı-2006” öngörüsünde bu yıl “Latin Amerika ve Karayipler Yılı” ilan edilmiştir. Bu etkinliğin devamı olarak da diplomatik temsilden iş dünyasına kadar her alandan kişilerin katıldığı organizasyonlar gerçekleştirilmiştir. Bu planın bir diğer önemli ayağı da ilişkilerin hukuki alt yapısını tamamlamak olmuştur. Türk dış politikasındaki değişime paralel olarak yeni açılımlar yapılırken, Latin Amerika’da bu değişimden etkilenecek bölgeler arasına girmiştir. Son yıllarda geliştirilen orta vadeli “bölgesel bir güç, küresel bir aktör” olma vizyonu çerçevesinde Latin Amerika’nın öneminin farkına varan dış politika yapıcıları ilişkileri geliştirmeye yönelik çalışmalar yapmaktadırlar. Özellikle bölgenin en büyük, dünyanın ise dördüncü büyük ekonomik örgütlenmesi olan MERCOSUR ile yapılan anlaşmalar ekonomik ilişkilerin gelişimine sebep olacaktır. Gelişen ticaret hacmi bölge ile Türkiye’yi daha da yakınlaştıracak ve çeşitli ilişki modellerini de gündeme getirebilecektir. Bu noktada 30 Haziran 2008 tarihinde imzalanan “MERCOSUR ile Türkiye Cumhuriyeti Arasında Serbest Bir Ticaret Alanı Kurulmasına Yönelik Çerçeve Anlaşma” büyük önem taşımaktadır. Bölge ülkeleri ile ilişkileri sağlamlaştıran bu anlaşma Türkiye’nin hedeflediği ekonomik işbirliğinin temelini güçlendirmektedir.


Ekonomik temele dayalı olan Türkiye-Latin Amerika ilişkilerinde ticaret hacmi her geçen gün artmaktadır. 2000 yılında 1 milyar dolara yaklaşan, 2004’te 2 milyar doları bulan ve 2007 yılı itibariyle 4 milyar doları aşan ticaret hacmi hem bölge ekonomisine hem de ülkemizin ekonomisine önemli katkılar sağlamaktadır. Fakat bu noktada bizim için önemli boyutta bir handikap ortaya çıkmaktadır. Ticaret hacminin %80’i ithal ettiğimiz mallardan oluşurken, %20’sini ihraç malları oluşmaktadır. Bu da bölge ile geliştirmiş olduğumuz ekonomik ilişkilerde çok önemli boyutta bir dış ticaret açığı meydana getirmektedir.


Ekonomik ilişkiler sonrasında örgütsel anlamda Türkiye-Latin Amerika ilişkileri orta seviyede devam etmektedir. Türkiye, Amerikan Devletleri Örgütü ve Karayip Devletleri Birliği’nin gözlemci üyesi statüsüne sahip bulunmaktadır. Bu da bölgede neler olup bittiğini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Ayrıca bunun yanı sıra siyasi mekanizmalarda da ilişkiler kurulması planlanmış ve TBMM’de Mart 2008 itibariyle bölge ülkeleri parlamentolar arası dostluk grupları kurulmuş bulunmaktadır. Bu ülkeler Küba, Meksika, Şili, Venezüella, Brezilya, Kosta Rika, Uruguay, Jamaika, Kolombiya ve Panama’dır.


Sonuç olarak uzun dönemli Türkiye-Latin Amerika ilişkileri başlangıçta en alt seviyede olurken, dış politikadaki ve dünyadaki değişimlerin getirdiği vizyon algılaması ile birlikte ekonomik temelde fakat daha yüksek seviyede devam etmektedir. Ekonomik birlikteliğin diğer alanlarla da  -özellikle enerji-  desteklenmesi küresel güç olma yolundaki Türkiye’ye çok büyük katkılar sağlayacaktır. Latin Amerika dünya sisteminin özellikle ekonomi-politiğin en önemli aktörlerinden biri konumundayken, Türkiye’nin bu potansiyeli değerlendirmeme gibi bir lüksü bulunmamaktadır.

Back to Top