Başkan Obama'nın Açıklaması Işığında Türkiye-Ermenistan İlişkileri

A- A A+

Başkan Obama’nın 24 Nisan tarihinde yayımladığı deklarasyondan bir gün önce İsviçre, Türkiye ve Ermenistan Hükümetleri, İsviçre’nin arabuluculuğunda bir süreden beri yürütülen görüşmelerin, iki ülke arasında ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik bir yol haritası üzerinde mutabakatla sonuçlandığını duyurdular. Kuşkusuz bu üçlü görüşmelerin ayrıntıları konusunda ABD Hükümeti geniş bilgi sahibiydi ve Başkan Obama’nın deklârasyonuna bu bilgiler ışığında son şekli verildi. Başkan Obama’nın deklarasyonunu değerlendirirken daha önce Başkan Bush’un tutumuna kısaca göz atmakta yarar vardır. Bush da, aynen Obama gibi, Başkan seçilmeden önce “Ermeni soykırımı”nı kabul edeceğini ABD’deki Ermeni lobisine vâdetmişti.


 


Lobi temsilcilerine 29 Şubat 2000’de yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:”Yirminci yüzyıl inanılması güç vahşet, katliam ve soykırımlarla sarsılmıştır. Tarih geçen yüzyılda bu gaddarlıklara ilkönce Ermenilerin maruz kaldıklarını kaydetmiştir. Ermeni halkı insan havsalasına  sığmayan bir soykırım kampanyasına maruz kalmıştı….Başkan seçildiğim takdirde Ermeni halkının trajik ıstırabının milletimizce tanınmasını sağlayacağım…” Bu vaatlere rağmen Bush seçildikten sonra her yıl 24 Nisan’da yaptığı deklarasyonlarda “soykırım” sözcüğünü kullanmamış ve hatta Temsilciler Meclisi’nden “Ermeni” soykırımını tanıyan bir karar çıkmasını, Meclis’te Demokratlar çoğunlukta iken bile önleyebilmiştir.


 


Bush, Başkan Obama’nın açıklamasında yer alan “büyük felâket” sözünü de, bir kere, 24 Nisan 2003’te kullanmıştır:”…..Bir çok Ermeni bu dehşet verici olayları “büyük felâket (great calamity)” diye nitelendirerek ……”


 


Bush ile Başkan Obama’nın yaklaşımlarında ortak nokta her ikisinin de 1,5 milyon Ermeni’nin yok edilmesinden söz etmeleridir. Bu rakamın hiçbir ciddi tarihi bir belgeye dayanmadığı ve Osmanlı İmparatorluğunun nüfus istatistikleri ile tam bir çelişki teşkil ettiği açıktır. Her iki Başkanın da Türklerin verdikleri kayıplardan söz etmemeleri ayrı bir çelişkidir.


 


Başkan Obama’nın yaklaşımı Bush’un yaklaşımından bir bakıma farklıdır. Türkiye’yi ziyaretinde 1915 olayları hakkında söylediklerinin kayıt altında olduğunu ve bu konudaki kişisel görüşünün değişmediğini açıkça belirtmişti. Ayrıca, tarihin, çözümlenmedikçe, çok ağır bir yük teşkil ettiğini vurgulamıştı. 24 Nisan deklarasyonunda da aynı temayı işledikten sonra, paradoksal bir ifade tarzı kullanarak şunları ekliyor: “Benim ilgim gerçeklerin tam, samimî ve açık bir şekilde tanınmasıdır. Ermeni ve Türk halkları için bu hedefe ulaşmanın en iyi yolu, bugünkü ileriye doğru gitme çabalarının bir parçası olarak, geçmişin hazin tarihini dürüst, açık ve yapıcı bir şekilde ele almaktır.” Demek oluyor ki, Başkan Obama, bir yandan görüşlerinin değişmediğini yinelerken, diğer yandan Türkiye ve Ermenistan arasında tarihin incelemeye tâbi tutulmasını destekliyor.


 


Başkan Obama’nın deklarasyonunda yer alan Ermenice “Medz Yeghern” sözünün dolaylı biçimde “soykırım” yerine Ermenilerce kullanıldığı bilinmektedir. Ancak, bu sözcüğün soykırım kavramını kapsadığı söylenemez. Her şeyden önce “soykırım” sözcüğünün 1948 tarihli “Soykırım Sözleşmesi” kapsamında bir mâna ifade ettiği belirtilmelidir. Başka hiçbir sözcük Sözleşme ile irtibatlandırılamaz, çünkü “genocide” sözcüğü Sözleşmeyle ortaya çıkmış ve onunla bir hukukî ve politik içerik kazanmıştır. Diğer taraftan “Medz Yeghern” sözcüğünün Ermeniler tarafından Sözleşmeden çok önce kullanılmaya başlandığı anlaşılmaktadır. “Medz Yeghern” sözcüğünün doğrudan Ermenice veya başka dillerde çevirisinin kullanılması arasında özlü bir fark olamaz. “Genocide” için tek bir kelime vardır. Ya “genocide” veya çevirisi kullanılır.


 


Başkan Obama, deklarasyonunda Türkiye ile Ermenistan’ın ikili ilişkilerini normalleştirme çabalarını da destekliyor: “İsviçre arabuluculuğunda iki ülke hükümetleri normalleşmeye yönelik yol haritası üzerinde uzlaştı.Bu ilerlemeyi takdir ediyorum ve sözlerini tutma çağrısında bulunuyorum….”


 


Yol haritasının içeriği konusunda tam bir bilgi mevcut değil. Bilindiği kadarı ile iki Hükümet arasında varılan mutabakat karşılıklı sınırları tanıyan Kars Antlaşması temelinde sınırın muayyen bir aşamada açılmasını, diplomatik ilişki başlatılmasını ve  Türk, Ermeni ve üçüncü ülkeler tarihçilerini bir araya getiren bir komisyon oluşturulmasını öngörüyor. Bu süreç ile Karabağ meselesi arasında da bir irtibatlandırma mevcut. Fakat bu irtibatlandırma çok çetrefil Karabağ sorunun nihaî çözümü ile ilgili değil. Sürecin ilerlemesi daha çok Ermenistan’ın Karabağ dışında işgal ettiği Azerî topraklarının büyük kısmından çekilmesi ile bağlantılı olacak.


 


Yol haritası anlaşması Türkiye açısından birçok bakımdan büyük önem taşımaktadır. Bir kere Türkiye ile Ermenistan arasında normal ilişkiler kurulması, iki halkın birbirine yakınlaşması, özellikle bir tarih komisyonunun teşkili soykırım iddialarının geri plâna atılmasını kolaylaştıracaktır. Hiçbir ülke Ermenistan’a oranla “Kral’dan fazla Kralcı” olmak istemeyecektir. Amerika’daki Ermeni lobisinin etkisi de kaçınılmaz olarak zayıflar. İkincisi normalleşme süreci zamanında uygulanabilirse ABD Temsilciler Meclisinin bir “soykırım” kararı alması da bir hayli zorlaşır, Türkiye ile ABD ilişkileri Ermeni soykırım iddialarının ipoteğinden kurtulur, iki ülke gelecek yıldan itibaren Irak’ta büyük olasılıkla karşılaşacakları çetin sorunlarda daha güçlü bir karşılıklı güven içinde işbirliği yapabilirler. Üçüncüsü Kıbrıs meselesi yüzünden Avrupa Birliğinde mevcut “uzlaşmaz Türkiye” imajı değişebilir, Türkiye’nin makul çözümlere yatkın olduğu algılaması başlar. Dördüncüsü Türkiye’nin Kafkasya’yı istikrarlı bir bölge haline getirmek politikası daha inandırıcı olur. Türkiye Karabağ meselesinin çözümünde daha aktif bir rol üstlenebilir. Ayrıca, Minsk grubu içindeki ABD, Rusya ve Fransa direktuarına katılmağa çalışmalıdır. Bütün bu faaliyetlerde Azerbaycan’da son zamanlarda ortaya çıkan tepki ve tereddütleri bertaraf etmenin en iyi yolu Karabağ meselesinin kapsamlı çözümüne özlü katkıda bulunmaktır.


 


Türkiye’nin yeni başlayan süreçte amacına varmasının bir koşulu kuşkusuz Devlet adına yapılan açıklamaların birbirleriyle uyumlu olmasıdır. Cumhurbaşkanının, Başbakanın ve Dışişleri Bakanlığının beyanlarında içerik ve üslup bakımından önemli farklar bulunması dış politikanın inandırıcılığını zedeler, bu açıdan Ermenistan ve Azerbaycan ile ilişkiler konusunun Milli Güvenlik Kurulunda koordine edilmesinde yarar vardır.


 


OBİV DSA No:64, Ermenistan 2, 27.04.2009.


 


* Dış politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi(E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral(E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Candemir Önhon Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E), Aytaç Yalman Orgeneral(E).

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top