Filmler ve Futbol Maçları Arasında Türkiye-Ermenistan İlişkileri

Doç. Dr. Fatih ÖZBAY
29 Temmuz 2008
A- A A+

Sporun en çok bilinen özelliği kişiyi bedenen ve ruhen geliştirmesi ve karakterini ve ahlakını güzelleştirmesidir. Bir diğer önemli özelliği ise halkları, toplumları, ülkeleri birbirine yakınlaştırması, aynı dünyanın eşit ve hür fertleri olduğunu ilan etmesidir. Olimpiyatlar bunu en iyi şekilde yansıtır. Uluslararası ilişkiler tarihinden ülkeler arasındaki soğuk ilişkilerin kimi zaman spor yoluyla yumuşadığı ve geliştiğine dair örnekler vermek mümkündür.


 

Bu durumun en bilinen örneği oldukça soğuk ve gergin olan Washington-Pekin ilişkilerini 1970’li yılların başında yumuşama yoluna sokan ABD-Çin masa tenisi milli takımları arasındaki maçtır. Çin ile ilişkilerinde bir dizi yumuşatıcı karar alan Amerika’nın politikasına Çin de olumlu karşılık vererek 31. Dünya Masa Tenisi Şampiyonası için Japonya’da bulunan Amerikan masa tenisi takımını 6 Nisan 1971’de Pekin’e davet etmişti. Amerikan masa tenisi takımı Çin’de çok iyi karşılandı ve üst düzeyde ağırlandı. Hemen arkasından ABD Başkanı Nixon yirmi yıldan beri Çin’e karşı konulmuş olan ticari ambargoyu kaldırdı. Arkasından Amerika’ya gelmek isteyen Çinlilere vize kolaylığı sağlanacağı açıklandı. Amerikan “ping-pong” takımının ABD-Çin ilişkilerine yapmış olduğu bu olumlu katkıdan dolayı uluslararası ilişkiler literatürü yeni bir terim kazandı: “Ping-Pong Diplomasisi”.



Çin ile ilişkilerinin iyileşmesinde sporun oynadığı önemli rolün analizini çok iyi yapan ABD yıllar sonra aynı taktiği neredeyse otuz yıldır diplomatik ilişki içerisinde olmadığı İran ile ilişkilerinde kullanmak için harekete geçti. NBA’in önderliğinde İran Basketbol Federasyonu’na (IRIBF) giden davet teklifi Pekin Olimpiyatları’na hazırlanan İran basketbol milli takımının Temmuz 2008 ortasında ABD’ye gelerek Utah Jazz, Dallas Mavericks ve NBDL takımlarıyla hazırlık maçı oynamasını içeriyordu. Amaçlanan şey iki ülke halklarının spor ve kültürel faaliyetlerle birbirine yaklaştırılmasıydı. IRIBF teklifi kabul etti ve İran Basketbol Milli Takımı 15-22 Temmuz 2008 tarihleri arasında ABD’de adı geçen takımlarla maçlar yaptı. Bu gelişmenin uluslararası ilişkiler literatürüne “Basketbol Diplomasisi” terimini kazandırıp kazandırmayacağını söylemek için henüz çok erken ama iyi bir başlangıç sayılabilir.



 

Sporun ikili ilişkilere katkısı konusunda son günlerde ortaya çıkan bir başka gelişme ise Ermenistan-Türkiye arasında dünya kupası elemeleri çerçevesinde 6 Eylül 2008 tarihinde yapılacak olan futbol karşılaşması. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde de spor böyle önemli ve barıştırıcı bir rol oynayabilir mi? Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan söz konusu maçı birlikte seyretmek için Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü Erivan’a davet etti. Akıllara iki ülke arasında “Futbol Diplomasisi” dönemi başlayabilir mi soruları geliyor. Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişkiler bulunmuyor. Ermenistan’ın bağımsızlığını tanıyan Türkiye, Dağlık Karabağ bölgesinin Ermenistan tarafından işgal edilmesi üzerine diplomatik ilişkilerini askıya almış durumda. Erivan’ın sözde soykırım iddialarını sürdürmesi ve Türkiye ile olan sınırını resmen tanımaması gibi etkenler yüzünden ilişkiler oldukça sorunlu.


 

Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan seçildikten sonra ilk yurtdışı resmi gezisini Haziran 2008’de Moskova’ya yaptı. Sarkisyan ziyaret çerçevesinde 23 Haziran 2008 tarihinde Rusya Ermeni diasporasının önde gelen isimleri ve temsilcileriyle Moskova’da bir toplantıda bir araya geldi. Burada yaptığı konuşmada Türkiye ile ilişkilerine de değindi ve “Bu konuda bizim tavrımız açık: 21. Yüzyılda komşu ülkeler arasında kapalı sınırlar olmamalı. Bölgesel işbirliği istikrarın kurulması için en iyi araç olabilir” dedi. Sarkisyan, Türkiye’nin tarihçilerden kurulacak uluslararası bir komisyonun soykırım iddialarını araştırması teklifine karşı olmadıklarını ama bunun için öncelikle Türkiye-Ermenistan sınırının açılması gerektiğini ifade etti. Aksi durumda bu konu yıllar alabilir ve kötüye kullanılabilir şeklinde görüş bildirdi.



 

Sarkisyan’ın Gül’ü daveti hem Türkiye’de hem Ermenistan’da tartışılmaya devam ediyor. Türkiye, diğer bölge ülkeleriyle birlikte Ermenistan'ın bağımsızlığını 1992 yılında tanıdı ama Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgali nedeniyle Erivan’la diplomatik ilişkilerini askıya aldı. Her şeye rağmen Türkiye, iyi komşuluk ilişkileri kurulmasını hedefleyen çeşitli somut adımlar attı. Türkiye’den insani gerekçelerle Ermenistan’a gıda yardımı yapılması, Erivan’dan İstanbul’a düzenli uçak seferlerinin konulması, Türk yetkililerce sayıları yaklaşık 80-100 bin olarak ifade edilen Ermenistan vatandaşının Türkiye’de çeşitli alanlarda kayıtdışı olarak çalışması, bavul ticareti yapması, Anadolu’da Ermeni kültürünü yansıtan bazı tarihi eserlerin onarım ve bakımının yapılması bu somut adımlardan sayılabilir.


 

Ancak Ermenistan tarafından bugüne kadar böyle iyi niyet adımları atılmadı. Türkiye’nin, soykırım iddialarını incelemek için tarihçilerden oluşacak bağımsız bir komisyon kurulması teklifi Ermenistan tarafından kabul görmedi. Hatta Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan tarihçilerin bu konuda artık söyleyecekleri bir şey olmadığını ileri sürerek Türkiye’nin açtığı kapıyı hemen kapatma yoluna gitti. Erivan’dan bugüne kadar alınan karşılık “önkoşulsuz görüşme" ve “önce sınırların açılması” gibi taleplerle sınırlı kaldı. Futbol maçının devlet başkanlarınca bir arada izlenilmesi teklifi bu açıdan bakıldığında işlevsellikten çok sembolik bir iyi niyet adımı sayılabilir. Çünkü, Ermenistan hala Türkiye ile olan sınırını resmi olarak tanımış değil. Azerbaycan’ın yaklaşık % 20’si hala Ermenistan işgali altında bulunuyor. Soykırım iddiaları her platformda dile getiriliyor. Üst düzey Ermenistan yetkilileri hala Doğu Anadolu bölgesinden bahsederken “Batı Ermenistan” tabirini kullanıyor. Diaspora, tarihçilere başvurmak yerine bazı ülkelerin parlamentolarından soykırım olduğuna dair karar aldırmak için çaba harcıyor. Ortaya ilginç bir durum çıkıyor: Ermenistan Türkiye’den ön koşulsuz görüşme isterken aslında başta soykırımın kabulü olmak üzere kendi ön koşullarını gündemde tutmayı ama Türkiye’nin ön koşullarının gündeme getirmemeyi istiyor. Yani, Dağlık Karabağ işgalini gündeme getirme, soykırımı reddetme, sınırı tanımamı isteme ama sınırlarını aç demek istiyor.



 

Türkiye tarafında ziyaret konusunda ortak bir kanı yok. Yapılan yorumlarda ziyaretin iki ülke ilişkilerinde tarihi bir eşik olacağı, önemli bir fırsat olduğu, yeni bir süreci başlatacağı hatta ilişkilerde tarihsel bir kırılma yapacağı üzerinde duruluyor. Bütün bu yorumlar biraz abartılı gelse bile bir Türkiye Cumhurbaşkanının Erivan’ı ziyaret etmesi başlı başına çok önemli bir olay sayılmalıdır. Ermenistan cephesinde de kafalar karışık. Birlikte maç izleme davetine Ermenistan muhalefeti olumlu bakarken, iktidar yanlısı “Taşnaksutyun” partisi karşı çıkıyor. Taşnaksutyun partisi yöneticilerinden Armen Rustemyan, Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesinden yana olduklarını, ancak Cumhurbaşkanı Gül’ün Erivan’a gelmesine karşı olduklarını, gelmesi durumunda protesto eylemlerinde bulunacaklarını belirtti. Türk-Ermeni ilişkilerinin yapısında Türkiye’nin önkoşulları nedeniyle adı konulmamış sorunlar bulunduğunu ileri süren Rustemyan, Ankara’nın iyi niyetli yaklaşımlarının “sadece Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmeye çalıştığı görüntüsü verme amacı taşıdığını” iddia etti. Komşu ülkelerin diyalogunda ültimatoma yer olmadığını, sorunların hükümetlerarası düzeyde çözülmesi gerektiğini kaydeden Rustemyan, 1915 olaylarıyla ilgili olarak tarihçilerden oluşacak bağımsız bir komisyon kurulmasına da karşı olduklarını kaydetti.


 

Taşnaksutyun’un tavrına özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Ermenistan diaspora ile ekonomik ve politik açıdan çok sıkı ilişki içerisinde. Diaspora Ermenistan’ı her yönden destekliyor. Ermenistan’ın doğal lobiciliğini yapıyor. Gerektiğinde ülkedeki iç siyasete müdahale ediyor, dış politikasını yönlendiriyor. Ermeni diasporasını yönlendiren belli başlı partiler bulunmakta. Bunları “Taşnaksutyun”, “Ramkavar” ve “Hınçak” partileri olarak sayabiliriz. Bunlar arasında en güçlü olan “Taşnaksutyun”. Diğerleri iyi organize olamadıkları için diaspora üzerinde çok etkili değiller. Aralarında en sert Türkiye aleyhtarlığı yapan Taşnaksutyun Partisi. Taşnaksutyun Türkiye ile diyalogu şiddetle reddediyor ve tek şart olarak sözde soykırımın tanınmasını koşuyor. Ter Petrosyan döneminde etkili olamayan Taşnaksutyun, Petrosyan’ın Türkiye’ye karşı ılımlı politikaları yüzünden protestolar başlatmış ve Petrosyan’ı iktidardan ayrılmağa zorlamıştı. R. Koçaryan dönemiyle yeniden etkili bir güç haline gelmişti. Diasporayı kontrol eden güç olarak Taşnaksutyun hala güçlü ve etkili.


 

Ermenistan, diaspora ile ilişkilerini koordine edecek bir “Diaspora Bakanlığı” kurmaya hazırlanıyor. Devlet Başkanı Serj Sarkisyan bu konudaki kararnameyi 27 Haziran 2008 tarihinde imzaladı. Ermenistan Dışişleri Bakanlığı Diasporayla İlişkiler Komitesi Başkanı Hranuş Hakobyan’ın 1 Ekim 2008 tarihinden itibaren Diaspora Bakanı olarak göreve başlaması bekleniyor.


 

Ermeni diasporasının Türkiye karşıtı faaliyetleri dünyanın çeşitli ülkelerinde artarak sürüyor. Bunlardan birisi de sinema alanı. Ermeni diasporasının propaganda faaliyetleri arasında sinemanın özel bir yeri var. Şimdiye kadar çekilmiş 30 kadar film ve belgesel bulunmakta. Musa Dağında Kırk Gün, Ararat gibi sinema filmleri en bilinen örneklerden. Bu filmlere 2007 yılında bir yenisi daha eklenmiş durumda. Türkçe’ye “Tarlakuşu Çiftliği” olarak çevirebileceğimiz filmin senaryosu Ermeni asıllı İtalyan yazar Antonia Arslan’ın “The Lark Farm” adlı romanından uyarlanma. “La Masseria Delle Allodole” veya "El Destino de Nunik" adıyla Bulgaristan, İspanya, Fransa ortak yapımı olarak İtalya Kültür Mirası Bakanlığı desteğinde çekildi. Başrollerinde Paz Vega, Maritz Beliebtreu, Alessandro Preziosi, Angela Malina, Mohammed Bakri gibi isimlerin rol aldığı filmin senaryosunu İtalyan Pado ve Vittorio Taviani kardeşler hazırlamış. Film şimdilerde Rusya’da bazı şehirlerde “Gnezdo Javoronka” (Tarlakuşu Yuvası) adıyla gösterimde.


 

Film 1915 yılında Anadolu’nun bir şehrinde yaşayan büyük ve zengin bir Ermeni ailesinin başından geçenleri anlatıyor. Avakyan ailesi İtalya’da yaşayan akrabalarının ziyaretini bekliyor. “Tarlakuşu Yuvası” olarak bilinen çiftlik evini onarıyor ve gelecekler için hazırlıklara başlıyor. Ancak, 1. Dünya Savaşı çıkınca işler karışıyor. Türkler Ermenilere karşı sistematik bir kırıma başlıyor. Filmin konusunu Ermenilere uygulanan sistemli kırım ile ailenin kızlarından Nunik ve bir Türk subayı olan Yusuf arasında yaşanan aşkın trajik sonu oluşturuyor. İddialara göre, filmden rahatsız olan Türk yetkililerin tepkilerini İtalya Başbakanı Berlusconi’ye iletmeleri üzerine Taviani kardeşler filmi soykırım değil bir Ermeni ile Türkün aşkı çerçevesinden yorumlama yoluna gitmişler. Ancak, film aşktan çok gayet kaba ve acemice verilen soykırım mesajları ile dolu.  


 

Filmde Türk askerleri rolündeki oyuncuların giydiği üniformalar 2. Dünya Savaşı filmlerinden aşina olduğumuz Nazi üniformalarını hatırlatıyor. Fazladan fesi bulunan bu üniformaların tek eksiği gamalı haçları. Yusuf çaresizce sevgilisi Nunik’i gelmesi beklenen soykırımdan kurtarmak için çabalıyor. Nunik sevgilisinin bu telaşına “neden ve neyden beni kurtarmak istiyorsun?” şeklinde safça sorular soruyor. Bu şekilde soykırımın planlı ve çok önceden hazırlandığı mesajı veriliyor. Senaryoda ne işe yaradıkları pek anlaşılamayan bir takım pejmürde kılıklı dervişler var. Ermeni ailenin yardım ettiği ama onların saklandıkları yeri askerlere ihbar ederek ihanet eden Nazım adlı bir derviş diğer arkadaşlarıyla Nunik ve ailesini kurtarmaya çalışıyor. Filmde Ermenileri kılıçtan geçiren Türklerin bir zamanlar komşu oldukları, ailecek görüştükleri gösteriliyor. Ama neden birden değiştikleri hakkında bir ipucu verilmiyor. Hakkını vermek lazım, filmde bazı Türk karakterler iyi gösteriliyor ama onlar da yapılanlardan utanç ve üzüntü duyan Türkler olarak gösteriliyor. Ermenilerin katledileceğini öğrenen Türk subayı Albay Arkan’ın üzüntü sahnesine, karısının bir baygınlık sırasında  Ermenilerin evlerinden hangi mobilyaları yağma ederek evine koyacağını sayıkladığına dair sahneler karışıyor. Buradan "işte en iyi Türk bunlar, bunlar da böyle yapıyorlar" gibi bir basitlik hemen göze çarpıyor. Albay Arkan sonradan, kendisini ameliyat ederek ölümden kurtaran Ermeni doktoru acı çekmesin diye kendi elleriyle öldürüyor.


 

Ermenilerin olduğu sahnelerde geriden yumuşak, acıklı bir müzik, Türklerin olduğu sahnelerde ise mehter marşları duyuluyor. Türk subayları toplanıp Ermenileri kılıçtan geçirme planları yapıyorlar. Olur olmaz yerde hep bir ağızdan koro halinde “Gafil ne bilir neşve-i pür şevk-i vegayı” diye mehter marşı okuyorlar. Subaylardan birisi, Ermenileri yok etmeliyiz, onlar çok tehlikeliler diyen komutanına “Bizim oralarda Ermeniler kitap okuyorlar, bağcılık yapıyorlar, ticaretle uğraşıyorlar. Bence çok mülayim insanlar” diye hayretle cevap veriyor. Komutan "sen öyle san, onlar varya onlar" şeklinde diş gıcırdatarak cevap veriyor. Türk askerleri bastıkları Ermeni evlerindeki tüm erkekleri büyük küçük demeden kılıçlarıyla parçalayarak öldürüyorlar. Nunik küçük erkek kardeşi Avetis'i öldürülmekten kız çocuğu kılığına sokarak kurtarıyor. Seyircinin bilinçaltına Firavun'un Mısır'da Hz. Musa'nın kavmine uyguladığı zulme dair işaretler veriliyor. Derviş Nazım olanlara bakıp üzgün bir şekilde oradan ayrılırken onu gören bir Türk askeri “Dur yoksa vururum. Sen Ermeni misin?” diye soruyor. Nazım “Evet, ben Ermeniyim. Vur beni. Hepimiz Ermeniyiz!” diye bağırıyor.


 

Sürgün konvoyundaki Ermeni kadınlar, kız çocukları Türk askerleri tarafından zorla çadırlara alınıyorlar, açlıktan bir parça ekmek için bazıları kendiliğinden Türk askerlerinin çadırlarına gidiyorlar. Soykırım iddialarında Hristiyanlık ögesini kullanmaya özen gösteriyorlar. Konvoydan kaçmaya çalışanlar, Ermenice şarkı söyleyenler yakalanıp ya çarmıha geriliyorlar ya da bir direğe bağlanıp canlı canlı yakılıyorlar.  Bu haliyle Hristiyanlığın doğuşuna dair filmlere, Ortaçağı anlatan filmlerdeki cadı yakma sahnelerine göndermeler yapılıyor. Bütün bunlar olurken arka planda mehter marşı çalmaya devam ediyor. Çocuklar açlıktan kertenkele gibi hayvanları yakalayıp canlı canlı yiyorlar. Türk askerleri sürgün konvoyunda doğum yapan kadınlara çocuklarını kendi elleriyle öldürmeleri emrini veriyorlar. Yusuf konvoydan kaçmaya çalışan sevgilisi Nunik’i kafasını kendi kılıcıyla keserek öldürüyor. Filmin sonunda bir mahkeme salonu ve yargılanan subaylar var. Yusuf suçlu olduğunu kabul ediyor ama diğer subaylar ve askerler hakimin sorularına mehter marşı okuyarak (!) cevap veriyorlar. Filmin sonunda ise mahkemenin devam edemediğini, Ermenilerin hala adalet beklediklerini belirtiyor ekranda beliren yazı.


 

Film, Ermeni propoganda filmlerinde artık klasikleşen "masum Ermeniler - cani Türkler" ekseninden çıkamıyor. İnsafsız, mantıksız ve yersiz abartmalar filmi kötü bir propoganda filmi olmaktan kurtaramıyor. Bu haliyle film iyi bir sinema filmi olmaktan çok kötü bir tiyatro oyununu andırıyor. Halbuki çok değil, daha 13 yıl önce gerçekleşen Srebrenitsa katliamının kurbanları rol değil gerçeği yaşıyorlardı. Katliamı yapanların bizzat çektikleri görüntülerdeki vahşet hala akıllarda. Bir gün Bulgaristan, İspanya, Fransa (ve tabiki Hollanda) bu konuda da bir ortak film yaparlar mı acaba?


 

Bir taraftan peşi peşine yapılan kötü propoganda filmleriyle sözde soykırım iddiaları dünyaya kabul ettirilmeye çalışılırken bir futbol maçıyla her şey değişebilir mi? Bu konuda pek ümitli değiliz. Kaldı ki eğer mesele sporun evrenselliği yoluyla ilişkileri düzeltmekse Türkiye bunun reklamını yapmadan çoktandır yapıyor. Ermenistan’ın ünlü futbol takımları kamp yapmak için Antalya’ya geliyorlar ve çok rahat bir şekilde kamplarını yapıyorlar. Ermenistan liginin ilk üç sırasında bulunan Pyunik, Mika, Banants futbol takımları geçen yıl Belek’te kamp yaptılar. Aynı zamanda Ermenistan Milli Takım Kaptanı olan Sarkis Ovsepyan sporun barıştırıcı rolüne dikkat çekerek “Dünyada birbiriyle anlaşamayan, problemi olan birçok ülke, spor sayesinde barışıyor. Ermenistan ile Türkiye de sporla birbirine yaklaşabilir. İki ülke arasındaki sorunların konuşarak çözülebileceğine inanıyorum. Türkiye’de kendimizi Rusya’dan daha rahat hissediyoruz” açıklamasını yapmıştı.


 

Sonuç olarak, Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül milli maç için Ermenistan’a gitmelidir ve gitmesi iki ülke ilişkileri için olumlu bir adım olacaktır. Ancak, Türkiye’nin şu konuyu çok iyi tahlil etmesi gerekiyor: Ermeni diasporasına ve Ermenistan’a karşı uygulanacak politikalar  birbirinden farklı olmalıdır. Diasporanın ikna edilmesi çok zordur. Soykırım yalanı sayıları milyonları bulan Ermeni diasporası açısından milli kimliklerini muhafaza etme konusunda çok güçlü bir araçtır. Doğru mu değil mi konusunda kendilerini doğru olduğu yolunda çoktan ikna etmişlerdir. Bu konuyu kullanarak diasporada birlik ve beraberlik politikası yürütmek istemektedirler. Ermenistan ile diasporanın arasındaki bağa ne kadar darbe vurulursa o kadar Türkiye’nin çıkarına olacaktır. Akdamar adasındaki kilisenin restarasyonundan sonraki açılışına Türkiye Ermenistan'dan yetkililerle birlikte diaspora temsilcilerini de davet etmişti. Ancak diaspora temsilcileri açılışa katılmadılar, Ermenistan'dan katılanları da eleştirdiler. Erivan diasporadan uzaklaştıkça Türkiye'ye yakınlaşacak, daha makul politikalar izleyecektir. Gürcistan, Azerbaycan ve Türkiye arasında sıkışmış bir Ermenistan'ın gelişebilmesi çok zordur. Erivan diyalog kapılarını açmak zorundadır. Diaspora, Ermenistan’ın Türkiye ile diyaloga girmesine kesinlikle karşıdır. Bu yüzden Türkiye Cumhurbaşkanı mutlaka Erivan’a gitmelidir. Ancak, iyi niyet gösterilerini somut adımlarla atan Türkiye, komşusu Ermenistan’a gerçekten iyi niyetli ise öncelikle sınırı tanıyarak bunu göstermesi konusunda bizzat Erivan’da güçlü telkinlerde bulunmalıdır. İki ülke de bundan kazançlı çıkacaktır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top